Tarihteki Büyük Salgınlar

//Tarihteki Büyük Salgınlar

Tarihteki Büyük Salgınlar

Dahası, zenginler ile din adamları; karantinaya ve diğer uygulamalara sürekli itiraz ediyorlardı. Sağlık yetkilileri, zenginler karşısındaki teslimiyetlerini hiçbir zaman yenememişlerdi. Kişisel güç yasaların üzerindeydi ve yoksul olanlara ağır cezalar getiren kurallar, zenginlerde işe yaramıyordu. Bütün bu sebepler, salgının yayılmasını durduramıyordu.

 


 

Veba savaşçılarının en korkusuz olanları, mezar kazıcılardı. Alt sınıf erkeklerden oluşan bu grup, sokaklarda dolanıyor, ölüleri kaldırıp gömüyorlardı. Bu mezar kazıcılar kimseyle konuşmuyor, şehirlerin ayrı bir bölümünde yaşıyor ve yaptıkları işten dolayı sinekler gibi ölüyorlardı.

Bu insanlar, gündüzleri kurbanlar arasında korkusuzca dolaşıyor, geceleri de içki içmeye ya da kumar oynamaya gidiyorlardı. Küçük bir rüşvet alamadıklarında, ölülere hurda eşya muamelesi yapıyorlardı. Sık sık zenginleri soyuyor ve işlerini hızlandırmak için hastaların boğazını kesiyorlardı. Diğer insanlara da saldırıyor, kadınlara tecavüz ediyorlardı. Cesetlerin veba bulaşmış elbiselerini çıkartıp, kendi üzerlerine geçirme alışkanlıkları da diğer sağlık yetkililerini rahatsız ediyordu.

Ayak bileklerine ziller takıp, ölüleri ve hastaları veba evlerine taşıyan ölü kaldırıcılarını; üzerlerinde kızıl haç işareti bulunan beyaz elbiseli tütsücüler ya da parfümcüler izliyordu. Onlar, ölülerin evlerini kükürtle dezenfekte ediyorlardı ve üzerine veba mikrobu bulaşmış olması muhtemel her şeyi, yatakları, kürkleri, elbiseleri ve halıları yakmakla görevliydiler. Ama bazı tütsücülerin, evlerinde tecrit edilen kurbanların eşyalarını yüzsüzce çaldıkları da biliniyordu.

 


 

Yoksul hastalar, büyük ve kalabalık veba evlerinde tecrit ediliyordu. Bazı veba evleri, hastalara ve hastalığa yakalanmış olma ihtimali olan insanlara farklı muamele ediyor, onları farklı odalara yerleştiriyordu. Bazı hastaneler ise hepsini aynı yere koyuyordu.

Hastalığın kendisine bulaşmasından korkan hekimler, hastanelerde kalan ve kendisinden daha aşağı bir sınıfta gördükleri diğer sağlıkçılara, yapılması gereken tedaviyi dışarıdan bağırarak anlatıyorlardı.

Veba evlerinde birkaç battaniye ve çok az yemek olurdu. Hastaların akrabaları sürekli olarak hastaların soyulmasından, zehirlenmesinden ve izinleri alınmadan parçalanmasından şikâyet ederdi.

Floransa’da bekçiler, aşçılar ve hemşireler, veba evlerinden birini; yatak çarşaflarını, battaniyeleri pazarda satılmak üzere önlüklere ve çoraplara dönüştüren küçük bir fabrikaya çevirmişti!

Milano’da kamu yetkilileri, odalardan yayılan kokudan fenalaşarak bayılmışlardı. Bologna’da ise bir kardinal, ziyaret ettiği bir veba evinde gözlerini kapatmak zorunda kalmıştı:

“Burada inleyen, ağlayan insanlar görürsünüz. Bazıları çırılçıplak soyunur, bazıları ölür, bazıları kapkara olur ve bazıları aklını kaçırır. Burada dayanılmaz kokular vardır. Cesetlerden yürüyemezsiniz. Ölümün dehşetinden başka bir şey duymazsınız. Burası cehennemin ta kendisidir, çünkü burada kural yoktur ve dehşet hâkimdir.”

Yoksullar, veba evlerine yerleştirilmesinler diye ölülerini gizlice yakıyorlardı, birçok kadınsa bu kaos ortamında tecavüz ya da benzeri şiddete maruz kalmamak için intiharı seçmişti.

 

 


 

Avrupa genelinde insanlar, veba yıllarında toplu ayinler için daha çok kiliseye gitmeye başlamışlardı. Pek çok insan tıpkı Nuh Tufanı gibi, vebanın insanların yaşadığı yozlaşmış ve ahlaksız hayat nedeniyle; Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğunu düşünüyordu.

Bu salgının neden ortaya çıktığına dair türlü türlü teoriler ortaya atıldı. İnsanların bakteri kaynaklı enfeksiyon hakkında hiçbir fikri yoktu, dolayısıyla hastalığın neden ortaya çıktığını ve onu durdurmak için ne yapmaları gerektiğini çözemediler.

Vebanın gerçek nedenini kimse bilmese de Avrupalıların çoğu kökeninin ilahi olduğuna inanıyordu. İsveç Kralı IV. Magnus birçok başka aristokrat gibi Kilise’nin çizgisini izledi:

“Tanrı, insanların günahları yüzünden dünyayı bu ani ölümle cezalandırıyor.”

 


 

Salgın nedeniyle Avrupa’daki Yahudi cemaatleri, Müslümanlar, Romanlar ve yabancılar zulmün ilk hedefleri olmuştu. Yahudi karşıtı eylemler Orta Çağ boyunca oldukça yaygındı, fakat veba nedeniyle yapılan zulümler tamamen yeni bir şeydi.

14. yüzyılda genel bir Yahudi düşmanlığı söz konusuydu ve Yahudiler gettolarda yaşamaya zorlanmışlardı. Böylece izole olan Yahudiler, salgından daha az etkilenmişlerdi.

İnsanların şüphelenmesine sebep olan diğer unsur ise, Yahudi dininin sık yıkanmasını gerektirmesiydi ki, bu Yahudi olmayanlar için sıra dışı bir uygulamaydı. Buna ek olarak, Yahudi cemaatleri yıkanmak için kullandıkları suyu umumi kuyulardan almazdı. Bu yüzden Yahudilerin umumi kuyuları zehirleyip hastalığı başlattıklarına dair söylentiler yayılmıştı.

Orta Çağ’da birçok meslekte çalışmaları yasaklanan Yahudiler, rehincilik, tefecilik ya da mezar kazıcılığı gibi işler yapıyorlardı. Veba kurbanları, Yahudileri kuyu sularını zehirlemek ve havayı bozmakla suçladığında, öfkeli kalabalıklar Yahudileri kitleler halinde öldürmeye başladılar.

Veba Avrupa’daki dansını sürdürdükçe, korku içindeki insanlar öfkelerini Yahudileri yakarak gidermeye çalıştılar. Bazı Yahudiler Strazburg’da işkence edilip, kuyuları zehirlediklerini itiraf etmeye zorlanmışlardı. Bu itirafların kayıtları Almanya’daki kasabalara dağıtıldı ve sonuç olarak çok sayıda Yahudi tutuklanıp, canlı canlı yakıldı.

Katolik rahipler Yahudileri yakmadan önce kazıklara çiviledi, bazıları Yahudileri şarap fıçılarına kapatıp Ren Nehri’nin sularına attı. “Kara Ölüm” salgınından iki yıl sonra, Orta Avrupa’da neredeyse hiç Yahudi kalmamıştı.

Yahudilere karşı zulüm başlatmayan tek yer İngiltere’ydi. Fakat bu da hoşgörü veya anlayıştan kaynaklanmıyordu. Çünkü, Kral I. Edward bütün Yahudileri zaten 1290’da ülkeden kovmuştu!

Tek zarar gören Yahudi cemaatleri değildi. Herhangi bir anlamda farklı olan başka gruplar da insanların öfkesinin, cevap bulma ve intikam alma ihtiyacının kurbanı oldular.

Avrupa genelinde hastalıklı toplulukların kökü kazındı, çünkü insanlar görülebilir hastalık izi taşıyan herkesten korkuyordu. Sadece sivilce ya da başka herhangi bir yaygın cilt rahatsızlığına sahip olmak bile tehlikeliydi.

Seyahat eden herkes şüphe altındaydı. Tüccarlar ve diğer yabancılar kasabalardan kovuldu veya öldürüldü. Özellikle risk altında olanlar, Avrupa’da sürekli hareket hâlinde olan ve dolayısıyla hastalık taşıdıklarına inanılan Roman (gezgin) topluluklardı. Gezgin keşişler ve rahipler çoğunlukla yoksullara ve hastalara zekât getirme çabasında olsalar da onlar bile kurban hâline gelmişlerdi.

(Bu konuyla ilgili olarak pek çok tarih kitabında ve internet sitelerinde; Yahudilerle ilgili zulüm her zaman ki gibi uzun uzun anlatılmasına rağmen, Müslüman, Roman ve diğer topluluklarla ilgili pek bir detay bulunmuyor.)

 


 

Veba, Avrupa Kıtası’nda din adamlarına duyulan inancın çok büyük ölçüde kaybolmasına neden oldu. Çünkü herkes artık kendi yanıtlarını aramaya başlamıştı. İnsanlar, sıradan dini ibadetlerinin yerine, inançlarının daha aşırılıkçı versiyonlarına yöneldiler. Örneğin; Kırbaççılar, Katolik bir mezhep olarak bu dönemde ortaya çıktı. (Flagellant)

Kırbaççılar, kendilerine sürekli olarak kamçı ve başka nesnelerle vurarak, bedenin aşağılanması gerektiğine inanıyorlardı. Genellikle elli ila üç yüz adamdan oluşuyorlardı. Bunlar kasaba kasaba dolaşıp ya kendilerini ya da birbirlerini düğümlü deriyle veya demir topuzlarla kamçılarlardı.

İnsanlığın günahlarını affettirmek için belden yukarı soyunurlar, haçlar üzerinde birbirlerini kırbaçlarlar ve Bakire Meryem’le ilgili acıklı, kederli şarkılar söylerlerdi. Kanlı gösterileri kalabalıkları gözyaşlarına boğar, hele kırbaççılardan biri ya da birkaçı ölmüşse, kalabalıklar kendilerinden geçerek çığlıklar atarlardı.

 

 

Vebayı durduracak ve dünyanın zarar görmesini önleyecek kutsal bir misyonları olduğuna inanan kırbaççılar, günah keçisi olarak Yahudileri hedef gösteriyorlardı. Kırbaç töreni öncesinde ya da sonrasında halkı Yahudileri yakmaya yönlendiriyorlardı.

Avrupa’nın büyük kesiminde yoksullar, bu tarikatın üyelerini kahraman ya da şehit olarak bağırlarına basıp, onların saçlarını, kanlarını, kesik tırnaklarını toplarlardı. Ancak bu tarikat, büyüyüp vahşileştikçe, sınırlarını fazlasıyla aşmaya başladı. Kırbaççılar, ölüleri dirilteceklerini iddia etmeye başladılar, sadomazoşist cinsellik içeren sapkın partilere katıldılar, dünya sona erer ermez zenginlerin yoksullarla evlenmek zorunda bırakılacağını anlattılar.

Kırbaççılar zamanla hastalığı yaymak suçlamasıyla, onların inancını paylaşmayanlar tarafından zan altında bırakıldılar. Bu tarikat, çok sayıda insanı bir yerden bir yere giderek inançlarını yaymaya ve yeni üyeler kazanmaya teşvik ediyordu. Fakat kasabalar artık onlara kapılarını kapatmıştı.

1349’da Papa VI. Clement, sonunda kırbaççılar tarikatını yasadışı ilan etti ve tarikatın liderlerinin idam edilmesini emretti. Kırbaççıların sayısı gittikçe azaldı ve bir veba kurbanı gibi çabucak yok oldular.

 


 

Vebadan en büyük zararı gören yer olan Orta Çağ İngiltere’si, vebanın toplumu nasıl etkilediğine dair gerçekten iyi bir örnek teşkil eder. Veba 1348’de buraya ulaştı. Dört yıl içinde nüfusun üçte birinden fazlası ölmüştü. Bu dönemde Kral III. Edward’ın ailesi bile güvende değildi; kızı Joan vebadan hayatını kaybetmişti.

O kadar çok insan ölmüştü ki, ülke genelinde rahip sayısı artık yetersizdi. Çünkü ızdırap dolu bu dönemde İngiltere’deki çok sayıda insan -özellikle de soylular- tekrar düzenli olarak ibadet etmeye başlamıştı.

Veba; binlerce insanın, bir rahip huzurunda günah çıkaramadan ölmesiyle de psikolojik olarak yıkıcı bir etkiye sebep olmuştu. Bu durum bazı sıra dışı önlemlere neden oldu ve Shrewsburyli Ralph (Bath ve Wells piskoposu) şöyle emretti:

“Günümüzde süren kıran…pek çok mahalle kilisesini bölge rahiplerinden ve rahiplerden yoksun bıraktı… Eğer ölmek üzerelerse ve bir rahipten hizmet alamıyorlarsa o zaman birbirlerine günah çıkarsınlar… Eğer erkek yoksa o zaman bir kadına bile.” (Bu son cümle, bazı din adamlarının o dönemde kadınlara karşı tavırları hakkında bize fikir veriyor.)

Veba mikrobu, titizlikle korunan kiliselerdeki fare ve pirelere de sıçrayınca çok sayıda rahip ve rahibeyi yok etti. Mesela Almanya’da din adamlarının üçte biri ölmüştü. İngiltere’de binlerce din adamı salgına yenik düşmüştü. Bu kadar çok din adamının ölümü de Latince’nin eğitimdeki gücünü zayıflattı ve uluslararası bir dil olarak Avrupa’daki egemenliğine son verdi.

Bilgiyi üreten, denetleyen ve tekelleştiren Kilise, Kara Ölüm karşısında çaresizdi. Kilise’nin bu çaresizliğine din adamlarının kayıpları da eklenince, yaldızları adeta döküldü. Veba, Kilise’nin otoritesini de zayıflattı. Avrupa, birbiri ardına gelen hastalık dalgalarıyla çalkalandıkça, dindar insanlar Tanrı’nın çıldırdığını ve rahiplerinin tek bir pireyi bile iyileştirmede aciz kaldığını düşünmeye başladılar.

İngiltere’nin bazı bölgelerinde din adamları, vebadan kaçıp kiliselerini terk ettiler. İçki, kadın ya da para peşine düştüler. İtalyan papazlar sürekli ölüleri gömmeyi ve günah çıkarmayı reddederken; yeminlerine sadık kalma yürekliliğini gösteren din adamları, kutsal ekmeği bir sopanın ucunda uzatıyorlardı.

Ölen ya da kaçan din adamlarının, yerini alan insanların çoğu ne güvenilir ne de kutsal kişilerdi. Binlerce yetersiz din adamı, kendisini birdenbire vaaz verirken ya da bir piskoposluk bölgesini yönetirken bulmuştu. Ya çok talihliydiler ya da bağışıklık sistemleri çok sağlamdı.

Bir İngiliz rahip, cemaatini o kadar çok dolandırmıştı ki asılmadan önce kendisine “Bir günlük Papaz William” adını takmışlardı. Din adamları arasındaki bu yozlaşma, Kilise’nin Avrupa’da itibarını kaybetmesine yol açtı.

Etkilenen tek meslek grubu din adamları değildi. Hekimler de hastalarını kaybettikleri hızla itibarlarını kaybettiler. Dürüst bir hekimin önerebileceği tek reçete “çabuk kaç, uzağa git, hemen dönme” idi.

Hekimler, hastalık kapma korkusuyla ya sivri gagalı tuhaf maskeler takıyorlar ya da hastalara bakmaya gitmiyorlardı. Ölenlerin vizite ücretini almak da ayrı bir sorundu. Buna rağmen vebayla başa çıkamamak hekimleri yıldırmadı. Hekimler hastalarına şeker dağıtır gibi, veba reçeteleri dağıttılar. Uzun dualar, muskalar, baharatlar ve kan akıtma belli bir ücretle hastaların hizmetine sunuldu. Çeşitli veba tedavileri vardı:

“İki fındıkla bir incir ye. Maruldan kaçın. Yavaş çiğne ve masadan aç kalk. Ağlama ve korkma, çünkü hayal gücü hastalıkla birleşince insanı mahveder.”

 


 

Kara Ölüm’ün en bariz ve sıra dışı etkilerinden biri hekimlerin giymeye başladıkları garip kıyafetti. Bu tehlikeli salgın sona erdikten sonra bile, tıp adamları hâlâ hastalıkla temas riski altındaydı. Bunun sonucu olarak, garip bir giyim şekli benimsediler.

Kendilerini korumak amacıyla, balmumuyla kaplanıp cildin açıkta kalmaması için deri pantolonun içine sokuşturulmuş uzun deri paltolar giyiyorlardı. Başlarına onları enfeksiyondan koruması ve hekim olduklarını belli etmesi için siperlikli şapka takıyorlardı. Yüzlerinde öne doğru uzanan ilkel gaz maskeleri vardı. Uzun ve bir kuş gagası şeklinde olan bu maskeler, onları vebayı taşıdığına inanılan pis mikroplu havaya karşı koruyacak otlarla ve baharatlarla doluydu. Bu nedenle “Gagalı Doktorlar” olarak biliniyorlardı.

Çarpıcı kıyafetleri, fiziksel temasa girmeden; insanları incelemelerine, onlara dokunmalarına ya da onları uzaklaştırmalarına yarayan uzun bir bastonla tamamlanıyordu. Sokakta bu şekilde giyinmiş bir doktorla karşılaşsanız; muhtemelen şoktan ölme ihtimalininiz, vebadan ölme ihtimaliniz kadar yüksek olurdu.

 

 


 

1348’de Venedik’te; hastalık taşıyan gemileri, insanları ve malları bir adada tutmak üzere, bir komite kuruldu. Komite bir günde yaklaşık altı yüz kişinin hastalıktan ölmesi üzerine karantina kurallarına uymayanlara ölüm cezası uygulamaya başladı. Gemilerin kırk gün boyunca alıkonması geleneği kısa sürede Avrupa denizciliğinin standart uygulamaları arasında yerini aldı.

O zamanlar Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biri olan Milano’da, yetkililer zaman kaybetmediler. Hasta insanları, açlıktan ya da vebadan ölmeleri için evlerine hapsettiler. Vebaya yakalanmış olanları da şehir dışına sürdüler.

2020-08-25T20:14:21+03:0029 Nisan 2020|Olaylar|Tarihteki Büyük Salgınlar için yorumlar kapalı