Tarihteki Büyük Salgınlar

//Tarihteki Büyük Salgınlar

Tarihteki Büyük Salgınlar

İnsanlar, talihli olduklarını ancak bir şeyleri yitirince anlarlar. Onlar, her salgından sonra hayatın önemini daha çok anladılar. Yıllar önemsizken, artık dakikalar bile önemli hale gelmişti.

 

Kara Ölüm (Veba):

 

Korkutucu kıran Southampton yakınlarındaki deniz kıyısından içeri nüfuz etti ve Bristol’a geldi, orada neredeyse kasabanın nüfusu sanki ani bir ölüme yakalanmış gibi yok oldu, zira çok az insan iki ya da üç günden fazla dayanabildi, hatta yarım gün bile…

Henry Knighton, tarihçi, 1354

 

1347-1351 yılları arasında Avrupa dehşet verici bir hastalıkla tamamen harap olmuştu; veba. Tarihçiler bu dönemde, hastalığın Avrupa nüfusunun yüzde 30’u ile 60’u arasında bir kısmını öldürdüğünü tahmin ediyorlar. Bu en azından 75 milyon kişi demek ve belki de 200 milyon. Kısa bir örnek vermek gerekirse; yaşadığınız yerdeki nüfusun üçte biri ile yarısı arasında insanın kısa bir sürede öldüğünü düşünün. İşte böyle olmuş olmalı…

 


 

1315- 1317 yılları arasında Avrupa’da iklim nedeniyle büyük bir kıtlık baş göstermiş, etkileri uzun yıllar sürmüştü. Felaketin ilk belirtileri, Avrupa’nın aşırı işlenmiş ve verimsizleşmiş topraklarında ortaya çıktı.

Orta Çağ boyunca devam eden uzun, sıcak yazlar, kısa ve serin kışlar, köylülerin daha çok ürün yetiştirmesini engelledi. Bulutlarla dolu gökyüzü ve erken bastıran donlar, ürünleri birbiri ardına yok etti. Aşırı yağmurlar ve güneşin pek az görünmesi, köylülerin eti tuzla kurutup saklamasına bile imkân vermiyordu. Nüfus da artmıştı. Bolluk içinde yaşayan az nüfus, açlık içinde yaşayan çok nüfusa dönüşmüştü.

Avrupalıları bir deri bir kemik bırakan bu kıtlığın sonunda; insanlar otları, kedileri, köpekleri yediler. Aç kalabalıklar; katillerin, hırsızların etlerini kapışmak için darağaçlarına koşturdu. İngiltere’de belki biraz at eti almaya yalnızca zenginlerin gücü yetiyordu. Orta Çağ ressamları, solgun ve raşitik insanları resmettikleri tabloları için, hiç de model sıkıntısı çekmiyorlardı. Bazı insanlar için hayatta kalabilmek, ancak kendi yük hayvanlarını keserek ve bir sonraki yıl için saklanmış tohumları yiyerek mümkün olmuştu.

Kıtlığın sonuçları, ahlak ve düzen açısından dehşet vericiydi. Yaşlılar, ailenin geri kalan üyeleri adına açlığa terk edilmişler, çocuklar kendi başlarının çaresine bakmaları için yüzüstü bırakılmışlardı. Hansel ve Gretel masalının aslı buradan gelir. Bu masaldaki çocukları, ailelerinin neden terk ettiklerine, belki de bir anlam verememiştik çocuk aklımızla.

Ve sonunda kötü beslenen, zayıf düşen halk bu hastalığa yenilmişti. Vebanın ortaya çıktığı 1348 yılına gelindiğinde geçim sıkıntısı tüm kıtaya hâkim olmuştu.

Tarihçi Philip Ziegler:

“Kara Ölüm, çok uzun bir süre çok hızlı üreyen ve böyle bir lüks için gerekli kaynakları önceden sağlamamış bir toplumun ödediği kefarettir.” demişti.

 

 

HANSEL VE GRETEL

 


 

Çoğu tarihçi, vebanın Moğollar arasında çıktığında hemfikirdir. Veba, ilk olarak Çin ve Orta Asya’da başlamıştı. Veba bakterisini taşıyan pireler, Moğollarla beraber geniş bir coğrafyayı gezdi ve çeşitli bölgelerde salgın başladı.

Salgına sebep olan pireler, Moğol tüccarların sırtında; taze baharat, ipek ve kürklerle Asya’yı, Avrupa’yı dolaştılar. Tüccarların, Çin’den satın aldıkları vebalı mallar, ticaret yoluyla Avrupa’ya ulaştı. Böylece hastalık Avrupa’da ortaya çıkmaya başladı.

 


 

1347 yılında Cenevizlilerin Kırım’da bulunan ticaret şehri Kefe’yi, Moğollar kuşatmıştı. Moğol askerlerinin vebalı cesetleri mancınıklarla kentin içine atmalarını, Cenevizliler şaşkınlıkla izlediler. Cenevizliler, cesetleri hemen denize atsalar da hastalık şehirdekilere bulaşmıştı.

Cenevizli tüccarlar, kısa bir süre sonra vebayla birlikte kendi limanlarına döndüler. Ceneviz ile Messina halkını, hasta ve ölü denizciler çok tedirgin etmişti. Gemilerde hayatta kalanlar da vücutlarındaki kara çıbanlardan dolayı büyük bir ıstırap içindeydiler. Gemiler tehlikeli görülerek, bir gün içinde limandan çıkarıldılar. Ancak veba birkaç gün içinde şehre yayıldı.

Artık gemiler ve hasta denizciler, gittikleri her kentte dehşet içindeki kentliler tarafından yanan oklarla püskürtülüyordu.

 


 

Korkuyu da yanına alan veba, Avrupa’ya yayıldı ve her Orta Çağ evinde bolca bulunan kara sıçanlarla, farelere yerleşti. Avrupa’nın ahşap, toprak zeminli, saman dolgulu kulübeleri, kemirgenlerin yuvalarına döndü.

Aslında hastalığın kaynağı, sıçanlarla, farelerin üzerindeki bitlerde ve pirelerde bulunan bir bakteriydi. Taşıyıcı kemirgen öldüğünde, pireler ve bitler pek çok başka kemirgene geçtiler. Bu pireler en sonunda insanlara da geçti ve onlar da hastalığı birbirlerine bulaştırdı.

 


 

Bütün Akdeniz limanları sıçanlarla doluydu ve bunların çoğu gemilerle yüzlerce kilometre uzaklıktaki başka limanlara taşındılar. İskenderiye, Venedik ve Cenova gibi liman şehirleri Avrupa’da vebanın vurduğu ilk yerlerdendi. Ayrıca hastalık taşıyan çok sayıda mal, gemilerden indirilip limanlara taşınmıştı ve bu da hastalığın daha da yayılmasına sebep olmuştu.

Hastalık Avrupa Kıtası’na ulaştıktan sonra inanılmaz bir hızda ilerledi. Bu yayılma, kendileri de hastalık taşımalarına rağmen, hastalığın görüldüğü yerlerden kaçarak; onu yeni bölgelere taşıyan insanlar sayesinde oldu.

Veba iki yıl içinde artık her yerdeydi. 1348’e gelindiğinde İtalya, Fransa ve İspanya genelinde salgın hâlindeydi ve Manş Denizi’ni de geçerek Britanya’dan İrlanda’ya ulaşmıştı. Güneyde Mısır’da, Suriye’de, Filistin sahilindeydi ve Yemen’e kadar uzanmıştı.

 


 

Orta Çağ dünyası tehlikeli bir dönemdi. Hastalık bir tarafa, bir balta ya da sopa darbesi yemeniz, kılıç yarası almanız ya da okla vurulmanız her zaman olasılıklar dahilindeydi. Savaşta ölme olasılığınız neyse hastalığa yakalanarak ölme olasılığınız da o kadardı.

Orta Çağ genel itibariyle inanılmaz ölçüde sağlıksızdı. Temizlik -ya da onun olmayışı- önemli bir meseleydi. Banyo yapmak az kişinin sahip olduğu bir lükstü. Zengin insanlar temizdi, en azından görünüşte. Elbette, soyluların yanına veya kraliyet sarayına kirli gitmek olmazdı.

Orta Çağ insanları mikropların ve enfeksiyonların hastalığa neden olabileceklerini bilmiyordu, bu yüzden kendilerini koruyamadılar. İronik bir biçimde, vebadan sonra banyo yapmanın popülerliği daha da azaldı. Çünkü, insanlar banyo yapmanın hastalığın yayılma yollarından biri olabileceğinden şüpheleniyordu. Yani Orta Çağ tarihindeki en büyük hastalık, insanları daha az yıkanmaya teşvik etmişti.

Orta Çağ Avrupası’nda istilalardan korunmak için yapılan yüksek taş duvarlarla çevrili şehirlerin sokakları dar, kıvrımlı ve pisti. Üst üste inşa edilen evlerin tuvaletleri bulunmuyordu. İnsani atıkla baş etmenin en yaygın yöntemi, dışkıyı yığınlar hâlinde sokağa atmaktı. İnsani atıklar çoğu zaman yerel su kaynağına yakın bir yere ve hatta onun içine atılıyordu ki, bu çoğu insanın her türlü bakteriye bulaşmış sudan içtiği anlamına geliyordu.

Herkesin ayrı tabağı ve kaşığı, yeterince taze ve bol yiyeceği de yoktu. Pencereler tahta perdelerle örtülürdü. Basık tavanlı bu evlerde; kaz, ördek, domuz gibi hayvanlar, insanlarla beraber yaşarlardı. Hayvanları beslemek için, evde toprak olan yerlere yemek artıkları dökülür, lağım ve çöp düzeni olmadığı için de her şey sokağa atılırdı.

Bozuk et önemli bir meseleydi. Eti saklamanın en yaygın yolu tuzlamaktı, fakat insanlar sıklıkla bozulmuş et yerdi. Etin az bulunur olması ve fiyatı, insanların ellerine ne geçerse yedikleri anlamına geliyordu. Bu şartlar ve insanların iç içe yaşamaları da hesaba katılınca hastalıklar ve enfeksiyonlar çok büyük bir hızla yayıldı.

 


 

14. yüzyılın ortasında çok sayıda farklı veba çeşidi gelişmiş gibi görünüyor. Avrupalılara en az iki tür veba musallat olmuştu. Hıyarcıklı veba ve akciğer vebası. Fakat en yaygın biçimi hıyarcıklı vebaydı.

Hastalığın ilk aşaması hastaların ateşini yükselten ve onların kan tükürmesine yol açan yüksek bir ateşti. Bu belirtiler sıklıkla ilk üç gün içinde ölüme yol açardı. Pek çok insan yüksek ateşle yatıp bir daha uyanamadı. Onlar muhtemelen şanslı olanlardı.

Eğer hastalık çok ilerlerse, ikinci aşama hastalıkla savaşan lenf düğümlerinin yer aldığı koltuk altlarında, boyunda ve kasıkta hıyarcık olarak bilinen, büyük siyah kitlelerin ortaya çıkmasıydı. Bu kitleler inanılmaz derecede ağrı verirdi ve hastalar genellikle beş gün kadar dayanabilirdi.

Enfeksiyonlu bir pirenin ısırmasıyla başlayan hıyarcıklı vebada, önce siyahımsı bir leke oluşuyor, bunu koltukaltlarında, kasıklarda ya da boyunda oluşan yumurta benzeri şişlikler izliyordu. Ateş ve hezeyanın eşlik ettiği hıyarcıklı veba, bir hafta içinde kurbanlarının yarıdan fazlasını öldürüyordu. Hasta ölmeden önce teri, idrarı ve tükürüğü dayanılmayacak kadar pis kokuyordu.

Akciğer vebası pireden bulaşmıyor, soğuk havalarda mikrobun akciğerlere yerleşmesiyle ortaya çıkıyor ve burundan kan gelmesine yol açıyordu. Enfeksiyonlu kişinin öksürüğünden ve tükürüğünden bulaşan bu ölümcül veba türü, insanları yirmi dört saat içinde bile öldürebiliyordu.

Vebanın, ortaya çıkardığı yüksek ateş ve buna bağlı olarak derinin mor-siyah renk alması nedeniyle “Kara Ölüm” adını aldığı düşünülse de ona bu adın verilmesi, sebep olduğu büyük yıkım nedeniyledir.

 

 

KARA ÖLÜM’ÜN TOGGENBURG İNCİLİNDE RESMEDİLMESİ

 


 

Artık veba büyük bir hızla yayılmıştı. Mezar kazıcılar büyük çukurlar açıyor, durmaksızın çalışıyorlardı. “Kara Ölüm” zamanında Avrupa’da seyahat etmek çok tehlikeliydi. Terk edilmiş gemiler Akdeniz’de başıboş yüzüyor, bir kıyıdan diğerine sürükleniyordu. Bu başıboş gemilere korsanlar bile ilişmiyordu.

Ürünler hasat edilmiyor, çiftlik hayvanları bakımsızlıktan inliyordu. Azgın, gürültücü akbaba sürüleri gökyüzünü siyaha boyuyor, insanların tüylerini diken diken ediyordu. Aç kurtlar Paris’in içlerine giriyor, gömülmemiş ölüler için köpeklerle ve domuzlarla boğuşuyorlardı.

Pazar günleri din adamları Vahiy Kitabı’nı, özellikle de “Dördüncü Atlı” bölümünü tekrar tekrar okuyorlardı.

Veba görülen şehirlerde, oraya gelecek olan yolcuları uyarmak için, çan kulelerine siyah bayraklar asılmıştı. Şehirlerdeki dilenciler ve evsizler, havayı temizlemek için portakal yaprakları, kâfur ve adaçayı yakılan büyük ateşlerin etrafında toplanıyordu.

 

 

Veba salgınını yaşayan 14. yüzyılın İtalyan yazarı Giovanni Boccacio, “Decameron” adlı eserinde salgın günlerini şöyle anlatır:

“Babalar oğullarını; anneler bebeklerini terk ediyor, hizmetçiler hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor; doktorlar, rahipler ve rahibeler, hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hıristiyan usullerine göre gömülemiyordu, evler birer mezarlığa dönüşmüştü.”

İtalya’nın Siena kentinde tarihçi Agnolo di Tura, ne para karşılığında ne de dostluk adına ölülerini gömecek hiç kimseyi bulamamıştı. Di Tura beş çocuğunu kendi elleriyle gömdü:

“Acıyı gören herkes sanki aptala dönüyordu.”

İrlanda’da da aynı içler acısı manzara hâkimdi. Boş kasabaları, günah çıkaran ve iltihaplı yaralarla ölen insanları uzun uzun günlüğüne yazan rahip John Clyn, ölümün kendisine yaklaştığını hissetti:

“Ola ki biri hayatta kalır, bir âdemoğlu salgından kurtulur…” diye devam edilmesi için günlüğünde boş bir kâğıt bıraktı. Bir sonraki cümlede, daha sağlam bünyeli biri şöyle yazmıştı:

“Görünen o ki yazar burada ölmüş.”

Avrupa’nın parlak günler geçirmediği çok açıktı…

 


 

Farelerin cirit attığı toprak evlerde yaşayan yoksullar, vebadan kaçacak maddi güce sahip değildi. Salgınlar birbiri ardına geldikçe, Avrupalılar Kara Ölüm’ü “dilencilerin hastalığı” ya da “yoksulların vebası” diye adlandırmaya başladı.

Zenginler ve soylular için vebadan korunmak, hızlı bir at ve ülkeyi terk etmek demekti. Birkaç veba ölümünden sonra zenginler, artık yaz sıcağından kaçmak için değil, ölümden korunmak için kır evleri satın aldılar. Salgınlardan korunma sığınağı olan bu kır evleri, genellikle sahiplerinin hayatını korumada başarılı oldular.

Zengin soylular, boşalttıkları kentlerdeki evlerine dönmeden önce, kentteki konutlarını dezenfekte edecek tütsücüler tutuyorlardı. Evler sülfürle ilaçlandıktan sonra, ikinci bir önlem olarak birkaç haftalığına eve yoksul bir kadın yerleştiriliyordu. Kadının ölmesi halinde, ev sahibi kır evinde birkaç hafta daha geçiriyordu.

 


 

Peki vebaya yakalananlar ne yapardı? Doğrusu, kısaca cevap vermek gerekirse ölürdünüz. Elbette, Orta Çağ tıbbı ileri düzeyde değildi. İnsanlar hastalığa yakalanmayı Tanrı’nın takdiri olarak görürdü ve tıbbi uygulamalar çok basitti. Hekim tedavisi pahalıydı ve insanların çoğu için erişilebilir değildi.

Veba, o kadar korkunç ve hızlıydı ki hekimler ve Orta Çağ tıbbı bunu durdurmayı başaramadı. Çoğu insan uzaklara giderek bir süre dönmeme kararı aldı; ancak bu strateji bile nadiren işe yaradı. Çünkü hastalık insanlardan daha hızlı yol alıyordu…

 


 

Bu salgın hastalığın savaşçıları arasında belediye hekimleri, ölü kaldırıcılar, mezar kazıcılar, ev bekçileri ve tütsücüler bulunuyordu. İlk halk sağlığı otoritelerinin; ticareti yasaklama, hastaları tecrit etme, ölüleri gömme, evleri ilaçlama, özel mülkü yakma, sokakları kapatma, iş birliği etmeyenleri tutuklayıp işkence etme gibi yetkileri vardı. Ama bu görevlerin neredeyse hiçbirini, doğru zamanda doğru yerde ve doğru insanlarla yerine getiremediler.

Köylüler kadar az bir gelire sahip şehir halkı, sağlık yetkililerine o kadar düzensiz ödeme yapabiliyordu ki, bir İtalyan cerrahı hastalarını bir yıl boyunca aynı kanlı ve berbat kokulu giysiyle kesip biçmişti.

2020-08-25T20:14:21+03:0029 Nisan 2020|Olaylar|Tarihteki Büyük Salgınlar için yorumlar kapalı