Stasi

Stasi

Stasi, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat organizasyonudur. Doğu Alman Komünist Hükümeti’nin en nefret edilen ve korkulan kurumlarından biriydi. Doğu Berlin’den yönetilmekteydi.

Stasi, dünya çapında en etkin istihbarat örgütlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Stasi, 8 Şubat 1950 yılında kurulmuştur. Kuruluşunda Sovyet KGB model alınmıştı.

Wilhelm Zaisser, Stasi’nin ilk başkanıdır.

 


 

Doğu Almanya, ilticaların önüne geçmek için sert önlemler almıştı; Berlin Duvarı gibi. Ama en etkili yöntem halkı sürekli kontrol altında tutabilmekti ve bunu yapacak olanda Stasi’ydi.

 


 

Stasi, iç güvenlikten sorumluydu. En önemli görevi, halkın sosyalizme bağlı kalmasıydı. Başta Batı Almanya olmak üzere diğer batı ülkelerine ilticanın önüne geçmek, onların kültüründen halkı uzak tutmak, devlet yönetimine karşı ayaklanmaların, protestoların önüne geçmek diğer görevleri arasındaydı.

 


 

Batı Almanya’nın TV kanallarının izlenmesi Doğu Almanya’da yasaktı. Bu yasağın çiğnenip çiğnenmediğini anlamak için çocuklara okullarda Micky Mouse, Donald Duck resimleri gösterilip, tanıyıp tanımadıkları soruluyordu. Tanıyan çocuklara ise kimlerle, nerede izledikleri anlattırılıyor ve not alınıyordu.

 


 

Stasi dışarıdan ülkeye gelen bütün telefonları dinlerken, ülke dışına telefon açmak yasaktı. MI6’nın (Gizli Haber Alma Servisi) Leipzig’deki güvenli evine bir sistem kurulmuştu. O evdeki numaraya Demokratik Almanya’dan açılan telefonlar, uydu aracılığıyla batıya aktarılıyordu. Konuşmanın dört saniyeden fazla sürmesi durumunda tespit edilmesi riski vardı.

 

 


 

Her fabrikaya, sosyal ve gençlik kulüplerine Stasi ajanları sızmıştı. Doğu Almanlar tehdit ve şantajla kendi aileleri, arkadaşları ve komşuları hakkında ihbarda bulunmaya zorlanıyordu.

 


 

Stasi, tehdit olarak gördüğü kişileri hemen takip etmeye başlıyordu. Bu kişilere hiç hissettirmeden elbiselerinden küçük parçalar koparılıyor, bu parçalar havasız konteynırlarda depolanıyor, özel eğitimli köpekler bu parçalara sinmiş kokularla şüpheli kişinin izini sürüyorlardı.

 

 


 

1951 yılında Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçan radyasyon uzmanı Klaus Becker’in yaptığı araştırmalar, casuslar dünyasında yaşanan bazı şüpheleri doğruluyordu.

Buna göre Stasi ajanları şüphelendikleri kişilerin giysilerine ya da özel eşyalarının üzerine Scandium-46 adı verilen, yüksek miktarda tehlikeli gama radyasyonuyla, düşük seviyede beta radyasyonu taşıyan bir maddeyi sıkıyordu. Böylece şüpheli kişilerin, diğerlerinden ayırt edilmesini sağlıyorlardı.

Daha sonra üzerinde radyasyon dedektörü bulunan ajanlar, radyoaktif madde bulaştırılan kişileri izlemeye başlıyordu.

Stasi ayrıca özel bir tabanca geliştirmişti. Bu tabancayla 25 metre uzaklıktan bir otomobilin tekerleklerine radyoaktif izotoplar yerleştirebiliyorlardı. Böylece şüpheli kişinin otomobili de rahatlıkla izlenebiliyordu.

Stasi, rejim muhaliflerinin toplantı salonlarını önceden tespit ediyordu. Bu salonların zeminlerine radyoaktif spreyler sıkarak, toplantıya katılan tüm kişilerin ayakkabılarını radyoaktif madde ile işaretliyordu.

Dr. Klaus Becker’e göre kurbanlara normal bir insanın bir kerede kaldırabileceğinden 150 kat daha fazla radyasyon veriliyordu. Ve bu insanların hepsi doğal olarak kısırlaşmıştı!

 


 

Stasi’nin en önemli faaliyetleri iltica konusundaydı. İltica ise en çok Doğu Almanya sporcuları arasında yaygındı. Yurtdışındaki müsabakalara giden oyuncuların kaçmaları sık rastlanan bir olaydı. Tabi bu sporcuların ve kaçma planları yapan başka sporcuların, takip edilmelerine de sıkça rastlanıyordu. Bunlardan en meşhur olanı Lutz Eigendorf’un kaçışıdır.

Euro 80 elemelerinden Hollanda ile oynadıkları maçtan sonra, Batı Almanya’ya kaçan Eigendorf, burada dört sene boyunca takip edilmiş ve kaza süsü verilerek öldürülmüştü.

Eigendorf’un takip edildiği süre boyunca yaklaşık 50 Stasi çalışanı görev almıştı.

Bir dönem Galatasaray’da oynayan Falko Götz’de milli takımının Yugoslavya ile oynadığı bir maç sırasında, kırmızı kart görerek oyundan atılır atılmaz ülkeden kaçmıştı.

 


 

Erich Mielke döneminde (1957-1989), Doğu Almanya’daki 17 milyon vatandaşın her biri hakkında sayfalarca kayıt tutulmuştu. Bu kayıtlar her detayı içeriyordu.

Yalnızca Doğu Almanya vatandaşlarının değil, ülkeye giren her insana ait takiplerin raporu tutuluyordu.

Örneğin, ülkedeki akrabalarını ziyarete gelen Batı Almanya vatandaşı bir ailenin sınıra nasıl girdiği, hangi arabayla girdiği, ülkede ne kadar kaldığı vs. gibi kayıtlar tutuluyordu.

Doğu Almanya’nın en önemli buz patencisi Katarina Witt’in sekiz yaşından beri takip ediliyor olması ve hakkında üç bin sayfalık raporun olması diğer bir örnek.

 

 


 

Stasi’nin 274 bin resmi çalışanı, 90 bin muhbiri vardı. Bu resmi olarak çalışanların arasında Batı Almanya’da yaşayan doktor, mühendis gibi görevlerde çalışanlar da vardı.

 


 

Stasi’nin en büyük silahı ise “Zersetzung” adını verdikleri psikolojik saldırıydı. Saldırı taktikleri şunlardı:

Kişilerin evlerine girip eşyaların yerlerini değiştirmek, resimleri kaldırmak, sessiz telefon aramaları yapmak, isimsiz adreslerden kargo yollamak, hatta kurbanların eşlerine cinsel içerikli eşyalar yollamak, hedef aldıkları toplulukların aralarını bozmak, olay çıkarttırmak (siyasi görüş, felsefi, parasal, cinsel olarak söylentiler çıkarmak) hedef alınan kişinin işlerini yavaşlatma (işinde kullandığı makineleri bozma veya kaybetme gibi) onur kırıcı iftira, dedikodu yayma.

Böylece kurbanlarının ruh sağlıklarını bozuyorlar ve bir kısmının intihar etmesini sağlıyorlardı.

 


 

Stasi’nin en önemli eylemlerinden biri de Şili’de darbe sonucu başa gelen Pinochet baskısındaki Sosyalist Parti üyelerini ülkeye getirmek olmuştu.

 


 

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra iki Almanya’nın birleşmesine yakın zamanlarda, Stasi elindeki milyarlarca sayfa belgeyi yok etme kararı aldı. Kâğıt öğütücülerle yok edeceklerdi ancak makineler dayanamadı. Sayfaları yırtarak yok etmeye çalıştılar. Bu durumun farkına varan halk, Stasi binası önünde protesto gösterileri yapmaya başladı.

Belgelerin sadece yüzde 5’ini (yaklaşık olarak 1 milyar sayfa) yok etmeyi başardı Stasi. Ekim 1990’daki birleşmeden sonra Stasi belgelerinin kurtarılanları halka açıldı.

İki Almanya’nın birleşmesinden sonra birçok Stasi ajanı yargı önüne çıkarıldı. Günümüzde bile eski Stasi ajanlarının Almanya’da emniyetle ilgili birimlerde çalışmaları yasaktır.

 


 

Berlin Duvarı’nın yıkıldığı o karmaşa günlerinde CIA, Stasi arşivinin bir bölümünü ele geçirmişti. (Rosenholz Operasyonu)

320 bin Doğu Alman ajanı ve yarım milyon Stasi muhbirinin adını içeren bu dosyalar, yıllardır Amerika ve Almanya arasında gerilim yaratıyordu.

2000 yılının nisan ayında Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’le Amerikan Başkanı Bill Clinton bir anlaşma yaptı. Amerikan Hükümeti cd’lere yüklenmiş bütün dosyaları Almanya’ya iade etti.

Stasi dosyalarının nasıl Amerikalıların eline geçtiği de merak konusu olmuştu. Bazı çevrelere göre, aslında Rosenholz Operasyonu gerçek değildi. Önce üst düzey bir Stasi görevlisi belgeleri Sovyetlere (KGB) teslim etmiş, yine üst rütbeli bir Sovyet subay da Amerikalılara satmıştı.

Stasi dosyalarına kayıtlı binlerce casusun arasında Doğu ve Batı Almanlardan başka Amerikalı casusların da bulunduğu ve Berlin’e iade edilen belgelerin, teslimattan önce sansürlendiği de söyleniyor. Amerikan yönetiminin, Demir Perde’nin yıkılmasından sonra taraf değiştirip, bugün CIA adına casusluk yapan eski Doğu Alman ajanlarını afişe etmek istemediği için bunu yaptığı düşünülüyor.

 


 

Stasi 1951 yılında Sovyetlerin işgalci kuvvetleri tarafından ticari bir mutfak olarak kullanılan yerleşkeyi gözaltı kampına dönüştürdü.

1950’li yıllarda komünizme karşı çıkan, 17 Haziran 1953 “Doğu Alman Ayaklanması” na katılan, aralarında grev liderleri ve reformcuların da olduğu pek çok kişi bu cezaevinde mahkûm edildi.

1950’li yılların sonunda ise, 200’den fazla hücresi ve sorgu odası olan yeni bir bina bu cezaevinin yerini aldı.

 


 

Stasi hapishanesinde mahkûmların anlattıklarına göre; burada kalanlar uyku uyuyamıyor, şiddet görüyor, saatlerce ayakta bırakılıyor, su işkencesine maruz kalıyordu. Beslenme, kıyafet ve hijyen koşulları berbattı. Verilen kıyafetler ya çok dar ya da çok boldu. Böylece hiçbir zaman dik yürüyemiyorlardı. Bu cezaevinde yaklaşık bin civarında insan hayatını kaybetti.

Mahkûmlar rutubetli hücrelere hiç gün ışığı girmediği için, cezaevine Almanca denizaltı anlamına gelen “U-Boot” adını vermişlerdi. Sürekli bir ampul yandığı için gece ve gündüz ayırt edilemiyordu.

Berlin Duvarı inşa edildikten sonra (1961) Doğu Almanya’dan kaçmaya çalışan insanlar, yazarlar, vatandaş hakları savunucuları buraya kapatıldılar.

 


 

Mahkûmlar, Hohenschönhausen’deki cezaevine Barkas B1000 marka araçlarla götürülüyordu. Dışarıdan bakıldığında sebze ya da balık taşımak için üretilmiş kamyonetler gibi görünen bu araçların, penceresiz bölmeleri bulunuyordu. Bu yüzden mahkûmlar nereye götürüldüklerinden habersizdi.

Cezaevinde mahkûmlar isimleriyle değil, hücre numaralarıyla çağırılıyorlardı. Sosyal olarak izole edilmeleri için aylarca tecrit hücresinde bekletiliyorlardı. Gardiyanlarla konuşmaları yasaktı. Tutuklular yalnızca sorgu odasında bir insanla iletişime geçebiliyorlardı. Böylece mahkûmların her şeyi anlatması sağlanıyordu.

Mahkûmlar farklı büyüklükteki hücrelerde en fazla üç kişi kalıyorlardı. Pencerelerden hiçbir şey göremiyorlardı. Ancak 1983 yılından sonra ayna ve sıcak suya kavuşabilmişlerdi.

Gün boyunca mahkûmların yataklarında yatmasına izin verilmiyordu. Geceleri aynı pozisyonda yatmak zorundaydılar: Sırt üstü, yüzü kapıya dönük, elleri battaniyenin üzerinde…

Mahkûmlar hücrelerinde sürekli olarak, kapılarındaki gözetleme deliğinden izleniyorlardı. Gardiyanlar, tutukluları banyo yaparken veya tuvaleti kullanırken bile onları kontrol ediyordu. Geceleri her on dakikada bir ışıklar açılıyordu. Isınma ve ışıklandırma hücrenin dışından ayarlanıyordu.

Hücre koridorunun duvarlarında bir tel bulunuyordu. Bir mahkûm soruşturma için hücresinden alındığı zaman, gardiyanlar teli çekiyor ve hücrenin tepesinde kırmızı bir ışık yanıyordu. Işık yandığı sırada koridorda bulunan başka bir mahkûm kırmızı ışığı görür görmez hemen yüzünü duvara çeviriyordu. Bu ışık sistemi tutukluların birbirlerini görmesini önlemek için kurulmuştu.

120 sorgulama odasında, arkalarında mahkûmların saatlerce süren sorgulamalarının yapıldığı ses geçirmez bir çift kapı bulunuyordu. Bu odalarda tutukluların hüküm giyebilmesi için suçu üstlenmeleri bekleniyordu. Stasi, mahkûmların yüzde doksanına ilk sorgularında ifade verdirtmeyi başarmıştır.

 


 

Stasi polisi, mahkûmların sorgulanması sırasında karmaşık psikolojik yöntemler uyguluyordu. Önce mahkûmları uzun tutukluluk süresiyle ya da diğer aile üyelerinin de tutuklanmasıyla tehdit ediyorlardı. Belirsizlik ve panik mahkûmları yıpratıyordu. Uzlaşanlara ise tutukluluk şartlarının iyileştirilmesi sözü veriliyordu; sağlıklarıyla yakından ilgilenilmesi, bir kitap veya yarım saatlik bir havalandırma izni gibi.

Mahkûmlar avluları “kaplan kafesi” olarak adlandırıyordu. Orada konuşmak, şarkı söylemek, durmak ya da dört metrelik hapishane duvarına yaklaşmak yasaktı. Silahlı bir gardiyan tel örgünün üzerinden sürekli alanı gözetliyordu.

Berlin Duvarı’nın yıkılması, Stasi cezaevinin de sonu oldu. Sadece birkaç görevli bu cezaevinde neler olduğuna dair hesap verdi ama hiçbiri hapse gönderilmedi.

 

 

STASİ CEZAEVİ

 


 

Alman tarihçi Hubertus Knabe, 2014 yılında Berlin’de Ted Talks’da yaptığı konuşmada, Stasi hakkında şunları söylemişti:

“Stasi olarak bilinen Doğu Almanya Gizli Polisi’nin kökleri Rusya’ya dayanıyor.

1917 yılında, Rus komünistler, Karşı-Devrim ve Sabotajla Mücadele Acil Durum komisyonunu kurdular, kısaca Cheka.

Felix Dzerzhinsky tarafından idare ediliyordu. Cheka, komünistlerin nüfusu terörize ederek ve düşmanlarını infaz ederek, rejimlerini kurmakta kullandıkları bir araçtı.

Daha sonra KGB olarak bilinen ünlü teşkilata dönüştürüldü. Cheka, Stasi subaylarının idolüydü. Kendilerine Chekistler diyorlardı ve amblemleri de çok benzerdi. Yani aslında, Stasi’nin kurucusu ve yol göstericisi Rus Gizli Polisi idi.

Kızıl Ordu 1945’te Doğu Almanya’yı işgal ettiğinde orada hemen yayıldı ve Alman komünistlerini kendi polis teşkilatını kurabilmeleri için eğitti.

Doğu Almanya Cumhuriyeti’nin iktidar partisi 1946 yılında kuruldu.

Beş yıl sonra da Stasi kuruldu ve insanları yıldırmaya yönelik kirli işleri devraldı. Örneğin; politik suçlular için Ruslar tarafından kurulan merkez hapishane; Stasi tarafından devralındı ve komünizm sona erene dek kullanıldı.

İlk başlarda, her önemli aşama Rusların gözetimi altında yapılıyordu. Ama Almanlar çok etkili bir millet olarak bilinir. Onun için Stasi hızla büyüdü.1953 yılında bile, Nazi Almanyası’nın gizli polis örgütü Gestapo’dan daha fazla çalışanı mevcuttu.

Her on yılda bir bu sayı ikiye katlandı.1989 yılında, Stasi’nin 90 bin kişiden fazla çalışanı vardı.

Yani bu, tek bir çalışanın 180 kişiden sorumlu olduğu anlamına geliyordu ki, bu dünyadaki tek örnek idi. Bu devasa mekanizmanın en tepesinde bir kişi vardı: Erich Mielke

Devlet Güvenlik Bakanlığı’nı otuz seneden fazla idare etti. Titiz bir görevliydi. Geçmişinde iki polis memurunu öldürmüştü. Stasi’nin kendine has özelliklerini o kazandırmıştı.

Ama Stasi hakkında bu kadar özel olan şey neydi?

Öncelikle tabi ki inanılmaz gücü. Çünkü bir organizasyon içinde değişik fonksiyonları bir araya getirmişti.

İlk olarak Stasi, bir istihbarat servisiydi. Gizlice bilgi alabilmek için, akla gelebilecek her yolu kullanıyordu, muhbirler veya telefon dinlemeleri gibi.

Ve sadece Doğu Almanya’da değil, tüm dünyada aktifti. İkinci olarak, Stasi gizli bir polisti. İnsanları sokakta durdurup, tutuklayarak kendi hapishanelerine atıyorlardı. Üçüncü olarak da Stasi, savcı olarak görev yapıyordu. Ön soruşturmalar yapmaya ve insanları resmi olarak sorgulamaya hakkı vardı.

2020-08-25T20:21:50+03:0031 Ekim 2018|Az Bilinenler|Stasi için yorumlar kapalı