Ruanda Soykırımı

//Ruanda Soykırımı

Ruanda Soykırımı

19. yüzyılın başlarında Ruanda, sömürge olarak Almanya’ya verilmişti, fakat ülke fakir olduğu için Almanya bu ülkeyle ilgilenmemişti.

 


 

Dünya Savaşı’ndan sonra da ülke Belçika’ya verildi. Artık Belçika bu ülkenin hâkimi olmuştu. Belçika uzun yıllardan beri sömürgesi olan bütün ülkelerde yapay bir ırk ayrımı oluşturuyordu. Afrika siyasetinde yönetenler ve yöneticilerin birbirinden ayrılması politikasını izliyordu.

Bu yüzden aslında aralarında hiçbir fark olmadığı halde halkı Tutsi ve Hutu diye ikiye bölmüşlerdi.

 


 

Tutsiler halkın yüzde dokuzunu oluşturuyordu, kalanı ise Hutu idi. Belçika azınlıkta olan Tutsilerin ari ırktan, Nuh’un soyundan geldiklerini daha yakışıklı daha güzel göründüklerini, ince yapılı ve narin olduklarını iddia etmişti.

Belçikalılar, Tutsileri el üstünde tutup, onları devletin üst kademelerine yerleştirdiler, eğitim ve sağlık hizmetlerinde öncelik verdiler. Kahve plantasyonların da çalışan Hutuların başına, yönetici olarak Tutsileri getirdiler. Tutsilerden zengin ve ayrıcalıklı bir sınıf yarattılar.

Tüm halka Hutu veya Tutsi olduklarını gösteren yazılı kimliklerin dağıtılması halkı iyice bölmüştü.

Tutsileri maşa olarak kullanıp, Hutuları ezdiren Belçika, 1950’lerde aniden dönüş yaparak bu kez Hutuları desteklemeye başladı. Tabi bu dönüş 1890’dan 1950’ye kadar ezilen Hutulardaki öç alma duygusunu ortaya çıkardı.

 


 

1959 yılında Belçika desteği ile ayaklanan Hutular, Avrupalı beyaz sahiplerinin, siyah akrabaları olarak gördükleri Tutsilere kayırıldıkları gerekçesiyle zulmetmeye başladılar ve binlercesini öldürdüler.

Yaklaşık 20 bin Tutsi katledilmiş, 200 bin Tutsi de çevre ülkelerin kamplarına sığınmıştı.

 


 

1962 yılında Ruanda bağımsızlığına kavuştu. Çoğunlukta olan Hutular iktidara geldi. Hutu hükümetinin ilk işi, Tutsilerin haklarını azaltmak oldu. Bu kez roller değişmişti. Artık Tutsiler toplumun her yerinde dışlanıyor, haklarına kısıtlamalar geliyordu. Birçok Tutsi göç etti, başka Afrika ülkelerine sığındı.

İyi eğitimli Tutsiler ise Uganda ve Tanzanya gibi ülkelerde yüksek makamlara geldiler.

Sürgündeki bu Tutsiler, ülkelerine geri dönmek için silahlı “Ruanda Yurtseverler Birliği” ni (RYB) kurdular. Tutsiler, devlete karşı gerilla savaşı başlattı. RYB 1990’da hükümetle silahlı mücadeleye girdi.

Bu iç savaş 1992’ye kadar sürdü. 1992’de silahlı mücadele sona erdi. Tutsiler, bu sorunun artık siyaset ortamında çözüleceğini sanıyordu. RYB silahlarını bıraktı, artık bu işin kan dökülmeden biteceğini düşündüler.

Fakat aşırı, milliyetçi Hutular, İnterahamwe adını verdikleri yarı askeri bir örgüt kurmuşlardı. Ülkenin her yerinde örgütlenerek tüm Tutsileri ve savaş karşıtı ılımlı Hutuları fişlediler. Tüm Tutsiler kayıt altına alınmıştı.

 


 

İnterahamwe, artık hazırdı. Ordudaki Hutu subayları da milisleri eğitmişti. Fakat ülkenin ekonomisi kötü olduğu için silah temin etmek çok zordu. Bu yüzden tanesi 50 centten yüz binlerce satır ve pala Çin’den getirtildi. Satır yetmeyen İnterahamwe milislerine sivri uçlu sopalar verildi.

Katliam için her şey hazırdı sadece bir kıvılcım bekleniyordu.

 


 

6 Nisan 1994 tarihinde Hutu olan Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’nın uçağı, başkent Kigala’da roketle düşürüldü. Ülkede bir kaos ortamı oluştu. Artık İnterahamwe’nin bahanesi hazırdı.

 


 

6 Nisan günü dünya tarihinin en kanlı günlerinden biri yaşandı. Ülkenin resmi devlet radyosundan yapılan katliam çağrılarıyla Hutular ortalığı kan gölüne çevirdiler. Başta eğitimli Tutsiler olmak üzere, kayıt altına alınmış tüm Tutsileri doğramaya başladılar.

 

 


 

Tarihin en korkunç soykırımlarından biri olan bu katliamın görüntüleri, bütün dünya televizyonlarında canlı yayınlarda gösterilmişti. Ortalık cesetten geçilmiyordu. Bölgede bulunan Avrupalılar tahliye edilmeye başlanmış, korkularından ellerinde bulunan Tutsileri, Hutulara teslim etmişlerdi.

 


 

Fransa ve Belçika her şeyin sorumlusu olmalarına rağmen hiçbir şekilde müdahalede bulunmadılar. Fransa’nın Hutu milislerini eğittiği, onlara silah ve mühimmat desteği sağladığı şeklinde iddialar mevcuttu.

Bütün dünya Ruanda’da yaşanan bu soykırıma ne yazık ki seyirci kaldı.

 


 

Ruanda’da 100 gün içerisinde 800 bin Tutsi ve ılımlı Hutu, pala, bıçak ve sopalarla öldürüldü. Parası olan Tutsiler, ücret karşılığında ateşli silahla öldürülmeyi seçebiliyordu. Parası olmayanlar acı çektirilerek öldürülüyordu.

Yorulan Hutular, yakaladıkları Tutsileri kaçmamaları için aşil tendonlarını kesiyorlar, dinlendikten sonra öldürmeye devam ediyorlardı.

 


 

Hükümet olaylara göz yumuyor, hatta ordu saldırganlara silah temin ediyordu. Artık Tutsilerin tek umudu BM oldu. Fakat tüm dünya hümanist, demokratik (?) Avrupa’nın yüzünü görecekti.

Olaylar başlamadan önce Ruanda’daki görevli BM komutanları, Genel Sekreterliğe önlem almaları için katliam uyarısında bulunmuştu. Fakat Genel Sekreterlik olaylara müdahale etmek yerine, gözlem yapma görevini verdi.

Katliam sırasında Ruanda’da 2.500 kadar BM askeri vardı. BM Güvenlik Konseyi, olaylar sırasında 10 Belçikalı askerin öldüğü bahanesiyle asker sayısını 240’a düşürdü. Yani BM, insanları katillerine teslim ediyordu.

 


 

BM barış gücü de gidince, ortalık tamamen İnterahamwe’ye kaldı. Katliamın şiddeti katlanarak arttı. Ülkede artık neredeyse ceset koyacak yer kalmadı. Kagera Nehri’nden bir günde 60 bin insanın cesedi kıyıya vurmuştu. Cesetleri yemek için aç hayvanlar şehre inmişti. Hutuların gözü o kadar kararmıştı ki, cesetleri yiyen köpekleri bile öldürdüler. Artık Hutular öldürecek Tutsi bulamıyordu, ölü Tutsi kadınlara tecavüzler başlamıştı.

 

 


 

Fransa yapılan tüm müdahale çağrılarına karşı sessiz kalınca, Tutsilerden oluşan milis kuvvetleri (RYB) diğer ülke sınırlarında örgütlenerek, katliamı durdurmak amacıyla ülkeye ilerledi.

Tam ülkede Tutsiler için işler iyiye gittiği sırada, Fransa birdenbire harekete geçti. O zamana kadar kılını bile kıpırdatmayan Fransa bir anda:

“Ruanda’da katliam, soykırım var ve biz buna engel olacağız.” diyerek, ülkenin meşru hükümetini yöneten Hutulara soykırımı durdurmaları için silah yardımında bulundu.

Fransa yanlış tarafa destek yağdırmaya başlamıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Fransa Ruanda’nın batısına asker indirip orayı kendi kontrolüne aldı. Bu bölgeye “Turkuvaz” adını verdi.

O bölgeye RYB’nin girmesine izin vermeyen Fransa, bölgede katliamın devam etmesine göz yumuyordu. Katliamcılar Fransa koruması altında soykırıma devam ettiler.

Bu engelleme yüzünden Fransa’nın sorumluluğunda 200 bin Ruandalı daha ölmüştü.

 


 

BM Güvenlik Konseyi katliamdan iki ay sonra haziran ayında, katliamın yaşandığını kabul etti ve Ruanda için toplandı. Toplantılarda bölgeye gönderilecek BM askerlerinin masrafları konusunda uzun uzun tartışıldı.

Fransa ise hâlâ olayların soykırım olmadığını, hükümeti destekleyerek bu sorunun halledileceğini savunuyordu.

23 Haziran’da Ruanda’ya BM gücü barış askerleri ve olayların soykırım olup olmadığını araştırmak için BM temsilcisi gönderildi.

BM en sonunda ülkede güvenli bir bölge oluşturarak, insanları buraya topladı.

 


 

RYB ’nin Hutu Hükümeti’ni devirmesi sonucu iç savaş sona erdi ve katliamlar bitti. RYB ’nin intikam almasından korkan 3 milyon Hutu başka ülkelere sığındı. Bu 100 günün sonuçları çok ağır oldu.

Ülkede devlete ait hiçbir resmi organ, resmi yetkili yoktu. Her yer yağmalanmış, binalar yıkılmıştı. 800 bin – 1 milyon arası sivil katledilmiş, 250 – 500 bin arasında kadına tecavüz edilmişti.

 


 

Yaşanan bu soykırımın ardından, sorumlularının tespit edilip yargılanması için çalışmalar yapıldı. Fakat sorumlularının sayısının fazlalığı yüzünden yargılamalarda bazı sorunlar yaşanıyordu.

Devlet kurumlarının kalmaması sebebiyle; halkın kendi kuracağı mahkemelerde alacağı kararların adli olarak tanınacağının bildirilmesi üzerine “Halk Mahkemeleri” kurulmuş, halk kendi cezasını kendisi vermişti.

Bu mahkemelerde 3’ten fazla insan öldürenler yargılanmış, 3’ten az insan öldürenler mahkemeye bile çıkmamıştı.

 


 

Ruanda Silahlı Kuvvetleri Generali Augustin Bizimungu, Tanzanya’daki BM Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmış, soykırım yaptığı için 17 Mayıs 2011 tarihinde sadece otuz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Ruanda soykırımıyla ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bugüne kadar 93 kişi suçlandı. Bunlardan 14’ü beraat ederken 61’i ceza aldı, 8 kişinin yakalanması için ise çalışmalar sürüyor. Ruanda, 20 Fransız yetkili hakkında da soruşturma başlatmıştı.

Bütün bu yaşananlar; ortaya atılan din, dil, ırk, mezhep ayrımı, dünyadaki bazı güçlerin insanları birbirine kırdırarak yok etme amacının olduğu hakkında teorileri ve söylentileri beraberinde getirmiştir.

(Tıpkı Müslüman-Budist, Sünni-Şii, Boşnak-Sırp, Rus -Çeçen, Türk-Kürt ve Alevi-Sünni gibi…)

 


 

Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı olan François Mitterrand, 1998 yılında Le Figaro gazetesine verdiği demeçte:

“O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.” demişti.

Ruanda soykırımı dönemine dair arşivler üzerindeki “devlet sırrı” yasağının kaldırılmasına rağmen, Mitterrand tarafından ikinci bir yasak konulduğu için arşivlere erişilemiyor.

Fransa Anayasa Mahkemesi, Eylül 2017’de Ruanda soykırımı hakkında çalışmalar yapan bir araştırmacının, soykırım dönemine ait Cumhurbaşkanlığı arşivlerine erişim talebini reddetmişti.

 


 

Ruanda Soykırımı’nı konu alan 2004 yapımı “Hotel Rwanda” filmi dünyada çok ses getirmiş, başrol oyuncusuna Oscar Ödülü kazandırmıştır.

 

 


 

Ruanda Hükümeti ve katliamdan kurtulanlar, soykırım sırasında çok sayıda kişinin sığındıkları kiliselerde öldürüldüğünü söylüyordu.

Kurbanların pek çoğu rahipler, rahibeler ve din adamlarının gözleri önünde hayatlarını kaybetmişti. Bu nedenle Ruanda Hükümeti’nin Vatikan ve Papa Francesko’dan bir özür beklentisi vardı.

Beklenen özür tam yirmi üç yıl sonra, 20 Mart 2017’de geldi. Vatikan Şehir Devleti Başkanı ve Katoliklerin ruhani lideri Papa Francesko, Ruanda katliamında kilisenin ve kilise yetkililerinin “günahları ve başarısızlıkları” için özür diledi.

Papa, nüfusunun neredeyse yüzde 50’si Katolik olan Ruanda’nın Cumhurbaşkanı Paul Kagame’yle Vatikan’da bir araya geldi.

Bu görüşmenin ardından yapılan açıklamada; bazı Katolik rahip ve rahibelerin “nefret ve vahşet” e göz yumarak, dinî görevlerine ihanet ettiklerini Vatikan’ın kabul ettiğini duyurdu.

Papa Francesko, bu soykırımda Katolik Kilisesi’nin rolü nedeniyle Tanrı’dan af diledi ve Vatikan’dan resmî özür açıklaması yapıldı.

Özür metni Ruanda’daki tüm Katolik kiliselerinde okundu. Özür metninde;

“Tüm Hristiyanlar adına, Kilise’nin yaptığı tüm yanlışlar için özür diliyoruz. Tanrı’ya bağlılık yeminini bozan kilise üyelerini esefle karşılıyoruz.” ifadelerine yer verildi.

 


 

Günümüzde ise 2019 Nisan ayında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 7 Nisan’ı Ruanda soykırımını anma günü ilan etmek istediğini açıkladı.

Macron, ülkesinin Ruanda soykırımındaki rolünü araştırmak için 1990-1994 yıllarındaki tüm Fransız arşivlerinin araştırmacı ve tarihçilerden oluşan bir komisyon tarafından inceleneceğini de açıklamıştı.

 

2020-05-30T17:34:09+03:0024 Ekim 2018|Olaylar|Ruanda Soykırımı için yorumlar kapalı