KRİSTOF KOLOMB

//KRİSTOF KOLOMB

KRİSTOF KOLOMB

Kral ve Kraliçe, Kolomb’u dikkatle dinlediler, planlarını beğendiler. Ancak kendi bilim ve din adamlarının da bunu sorgulamasını istediler.

Çalışma grubu bir manastırda toplandı. Hepsine detaylı olarak planlarından bahsetti ama ne yazık ki İspanyolları inandıramadı. Özellikle 15. yüzyılın inançlarını korumaya kendilerini adamış olan din adamları ona şiddetle karşı çıktılar. Kilisenin bu önde gelen papazları, Kolomb’un ısrarla bahsettiği yeryüzünün yuvarlak olduğu fikrine inanmak istemiyorlardı. Onlara göre bahsedilen şeyler İncil’e aykırıydı.

Kolomb hiç beklemediği bir şekilde İspanyol Kilisesi tarafından sapkınlıkla suçlandı. Büyük bir korkuya kapıldı ve kaçmak zorunda kaldı. Ne yazık ki çalışmalarını ertelemek zorunda kalacaktı. Aradan birkaç uzun yıl daha geçti. Artık İspanya’dan herhangi bir destek alabileceğini düşünmüyordu. Kardeşini İngiltere Kralı’na kendisine destek olması için gönderdi. Fakat oradan da bir cevap gelmedi.

Umutsuzluk artık çok belirgindi. Bu yüzden Kolomb yeniden Kral Fernando’ya dönmek zorunda kaldı. Kral, Kolomb’u tekrar dinledi.

 


 

Kral Fernando’nun amacı, İspanya’yı daha zengin hâle getirecek ticari faaliyetler için yeni yollar bulmaktı. Ama Kolomb için keşif daha önemliydi. Bu yüzden konuşmalarıyla Fernando’yu öfkelendirdi. Neredeyse ülkeyi yeniden terk edecekti. İşler yeniden kötüleşmişti.

Kraliçe İsabel’in en büyük arzusu ise Asya’daki halklara ulaşmak ve Katolikliğin yayılmasını sağlamaktı. Büyük denizciyi huzuruna kabul etti ve isteklerini karşılamaya hazır olduğunu belirtti.

Kolomb’un projelerine başlamasından bu yana on sekiz yıl geçmişti. Büyük denizci 41 yaşında, 17 Nisan 1492’de, Kral ve Kraliçe ile projelerini hayata geçirecek anlaşmayı en sonunda yapabilmişti.

 


 

İsabel ve Fernando, Kolomb’la oldukça cömert bir anlaşma yapmışlardı. (Capitulations of Santa Fe)

Bu anlaşmada şunlar yazıyordu:

“Adı geçen amirallik sınırları içerisinde ele geçirilecek, temin edilecek, keşfedilecek, satın alınacak veya değiş tokuş yapılacak her türlü ticaret; inci olsun, değerli taşlar olsun, altın, gümüş, baharat veya ticaret malları, hangi türde, hangi isimde veya hangi çeşitte olursa olsun, siz Yüce Ekselansları bundan böyle adı geçen Don Cristobal’a (Kolomb) meydana gelebilecek bütün masraflar düşüldükten sonra, geriye kalandan yüzde on bağışlıyorsunuz.”

Ve tabii Kolomb, bu anlaşmayla “Genel Vali” unvanını da garantilemeyi unutmamıştı. Yani bunun anlamı; keşfettiği topraklar da ondan sorulacaktı. Ayrıca elde ettiği kazançlar mirasçılarına da geçebilecekti.

Bu kadar cömert bir anlaşmanın tek bir sebebi vardı, onlar Kolomb’un bu seferi sağ salim tamamlayacağına inanmıyorlardı. Aslında Kolomb’un kendisi haricinde hiç kimse ona inanmıyordu ki…

 

 

 

CAPİTULATİONS OF SANTA FE

 

 

 


 

Kolomb’un bu yolculuğu eğer onaylanmasaydı, Fransızların kapısını çalmaya hazırlanıyordu. Bu arada, Kolomb’un 1484’te Sultan II. Bayezid’e müracaat ederek, seferi için destek istediği, Sultan’ın da karşısına çıkan bu hayalperesti ciddiye almadığı söylenir. Fakat bu iddiayı destekleyen bir kayıt ya da belge bulunamamıştır. Zaten Avrupalıların asıl derdi, kendilerine Uzakdoğu yolunu kapatan Müslümanları atlatarak başka bir yoldan Hindistan’a ulaşmaktı.

Altın çağını yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun Amerika’yı keşfetmek gibi bir derdi yoktu. Zaten keşfedenlerin bile böyle bir derdi yoktu. Sadece Hindistan’a ulaşmaya çalışırken, tesadüf sonucu Amerika’yı bulmuşlardı.

 


 

Anlaşma törenlerle imza altına alındıktan sonra, Kolomb heyecanla gezi hazırlıklarına başladı. 15. yüzyıl şartlarında hiçbir gemi bu kadar büyük bir mesafeyi geçecek kadar yiyecek ve su depolayamazdı. Bu nedenle sürekli batıya giderek doğuya ulaşma fikri, belki de denizciler için Asya’ya varmadan açlık ve susuzluktan ölmek demekti.

Bu cesur ve zeki kaptan, daha önce kimsenin cesaret edemediği okyanusların derinliklerine gözünü bile kırpmadan girdi. Hareket ettiği gemiler sadece kıyılarda işe yarayan türdendi. Okyanusların devasa dalgalarına ve fırtınalarına dayanacak cinsten değildi. Kristof Kolomb, hayalleri uğruna oldukça yıpranacaktı. Ölürken bile kendisinin Asya topraklarında olduğunu zannedecek, Amerika Kıtası’nı keşfettiğini bilmeyecekti…

 


 

Kristof Kolomb hakkında bazı yanlış düşünceler vardır. Bunlardan biri, dünyanın yuvarlaklığına inanan çok az sayıdaki kişiden biri olduğu, o dönemdeki insanların ve onunla birlikte denize açılan adamların dünyanın düz olduğuna inandıklarıdır.

Aslında düz dünya teorisi, Kolomb sahneye çıkmadan çok daha önce alt edilmişti. Rubu tahtası ve usturlap gibi Kolomb’un üstünden ayırmayıp yararlandığı seyrüsefer gereçleri, yüzyıllardan beri kullanılmaktaydı. Ve bu gereçlerin sistemi, dünyanın yuvarlak olduğu varsayımına dayanıyordu.

(seyrüsefer; bir gemi veya uçak bir yerden başka bir yere giderken, pozisyon veya yön tayinine verilen terimin adıdır.)

Üzerinde dünya haritası bulunan küreler Orta Çağ’da kesinlikle mevcuttu. Bu gereçlerle enlem ölçen herhangi bir denizci, bu gereçlerin dayandığı teorinin ne olduğunu ve bunların Ekvator’un kuzey ve güneyine yönelik ölçümler yapabildiğini gayet iyi bilirdi.

Dünyanın düz olduğuna inananlarsa; toplumun çoğunluğunu oluşturan cahillerle, hayatında hiç denize açılmaya cesaret edememiş birkaç filozoftan ibaretti.

Yanlış bilinen diğer bir konu ise Kolomb’un gemilerine nitelikli denizciler almasına izin verilmediği ve bu nedenle mahkûmlarla dolu bir gemiyi kabul etmek zorunda kaldığıdır. Şans eseri günümüze kadar ulaşan gemi mürettebat listelerine bir göz atmak, bunun doğru olmadığını kolayca ortaya koyacaktır.

Elbette mürettebatın içinde hükümlüler bulunuyordu, ancak uzun bir yolculuğa çıkacak her geminin bir mahkûm kotası vardı. Uzun bir sefere katlanacak adamlar bulmak o kadar zordu ki mahkûmların cezalarının bir parçası olması karşılığında gönüllü olmalarına izin veriliyordu. Kolomb’un da gemilerine böyle bir yolculuk için yeterli sayıda adam bulması son derece zordu. Bu yüzden gemi mürettebatına mahkûmlar da almak zorunda kalmıştı. Fakat tayfalar genel olarak yürekli ve tecrübeli insanlardı.

 


 

Kolomb’un emrine verilen gemilerde taş gülle atan toplar, küçük toplar ve tüfeklerden oluşan iyi silahlar vardı. Gemilerin donatımı fevkaladeydi.

Gemiler; tuzlanmış et, bisküvi, tahıl, şarap, zeytinyağı, sirke, peynir, nohut, mercimek, pirinç, fasulye, bal, badem, kuru üzüm ve aynı zamanda açık denizlerde balık avlamak için balıkçı takımlarıyla bol bol donatılmıştı.

 


 

Kolomb’a üç gemi verildi. Kolomb’un sancak gemisi, otuz dokuz kişilik mürettebatıyla, Santa Maria adlı bir karavelaydı. Pinta ve Nina adlı daha küçük boyutta, iki gemi daha refakat ediyordu. Pinta ve Nina’da sırasıyla yirmi yedi ve yirmi iki kişilik mürettebat bulunuyordu. Bu rakamlar bize, bu üç geminin büyüklükleri konusunda bir fikir veriyor. Üç gemi için zorlukla yüz yirmi kişi toplayabilmişlerdi. (Din adamları, doktor, aşçı, yazar, terzi vs.)

Seferin başını çektiği için, Kristof Kolomb’a amiral unvanı verildi. Görünüşe göre, denizcilerin cuma günleri denize açılmakla ilgili batıl inançları, Kolomb’un döneminde etkisini yitirmişti. Çünkü filosu 3 Ağustos 1492 Cuma günü, İspanya’nın Palos kentinden yelken açtı. Batıya doğru yelken açan bu üç İspanyol gemisinin artık tek hedefi Asya’ya ulaşmaktı.

Üç gemi ağır ağır limandan ayrıldı…

 


 

Cebelitarık Boğazı’nı geçtikten sonra gemiler, Pinta’nın dümeninde meydana gelen hasarın dışında ciddi bir sorunla karşılaşmadan, 8 Ağustos’ta doğruca Kanarya Adaları’na vardılar. Önlerindeki uzun seyahat için erzak almak ve Pinta’nın dümenini tamir ettirmek için durakladılar.

 


 

Kolomb, 6 Eylül’de La Gomera Adası’ndan tekrar yelken açtı ve batı yönünde yola koyuldu. Her gün katedilen mesafeyi yazan bir günlük tuttu. Ancak geminin seyir defterine, alınan yolun gerçek uzaklıklardan daha az olduğu anlamına gelen farklı değerler girdi.

Bu aldatmacanın iki gerekçesi vardı. Başkalarının da onun izinden giderek keşifleri üzerinde hak iddiasında bulunmasını istemiyordu. Diğer sebep ise denizcilerin evden ne kadar uzaklaştıklarını öğrenmeleri durumunda isyan etmelerinden endişe duyuyordu.

 


 

9 Eylül Pazar günü gemiler Kanarya Adaları’nın sonuncusu olan Ferro’yu geride bıraktı. Oldukça heybetli görünen ada, sisli ufukta giderek kayboldu. Bu son kara parçasını da arkada bırakan mürettebatın aklı orada kalmıştı.

Artık kelimenin tam anlamıyla bildikleri dünyadan ayrılmışlar; ülkelerini, ailelerini, tüm sevdiklerini geride bırakmışlar, bir bilinmeyene yelken açmışlardı. Gizem, kaos ve tehlikelerle dolu bir yolculuk onları bekliyordu…

 


 

İlk günler huzursuz geçti. Evlerini bir daha göremeyeceklerini düşünen bazı gemicilerden ağlayanlar bile olmuştu. Kolomb ise her yolu deneyerek yılgınlığı dağıtmaya, mürettebata moral vermeye çalışıyordu. Adamlarına altın, toprak ve zenginlik gibi, onların aç gözlerini doyurabilecek her şeyi vaat etmişti. Aslında bunlara kendisi de inanıyordu.

 


 

13 Eylül günü akşam saatlerinde, Kolomb pusulanın ibresinde bir tuhaflık fark etti. Bu daha önce hiç karşılaşılmamış bir durumdu. Gece olduğunda ibre, Kuzey Yıldızı’nı göstermek yerine 5-6 derecelik bir sapmayla kuzeybatıyı işaret ediyordu.

Ertesi gün sapmanın daha da arttığını gören Kolomb, şaşırmış ve bir nebze paniğe kapılmıştı. Kolomb, durumu belli etmemeye çalışarak, üç gün boyunca dikkatli bir şekilde gözlem yaptı. Yol aldıkça sapma da artıyordu.

Bilinmezliğe doğru giderken, bu garipliğe hazır olmayan, son derece gergin olan adamlarına bu tuhaflıktan bahsetmedi. Fakat bu anormallik kısa zamanda kılavuzların da dikkatini çekti ve onlar da dehşet içinde kaldılar.

Artık kör tahmin yöntemiyle, gökyüzünü gözlemleyerek yol alıyorlardı. Pusulasız, uçsuz bucaksız, ıssız bir okyanusun ortasında, sonlarının ne olacağını bilmeden ilerliyorlardı.

 


 

14 Eylül günü güzergâhlarında bir kara olduğunu düşündüren belirtileri görünce çok neşelendiler. Bir balıkçıl kuşu ve yalnızca tropik iklimlerde yaşayan bir kuş türü görmüşlerdi. Normalde karadan çok uzaklaşamayan bu kuşlar, gemilerin üzerinde uçuyorlardı. Bu önemli bir gelişmeydi. Yakınlarda bir kara parçası olabilirdi. Ama ne kadar baksalar da hâlâ karayı göremiyorlardı.

Kolomb’un defterinde not ettiğine göre, o günün gecesinde gökyüzünden denize düşen büyük bir ateş alazıyla hayrete düşmüşlerdi.

(alaz; yanan şeylerin ya da gazların türlü biçimde uzanan ışıklı dili, alev.)

Ilık iklimlerde, özellikle de tropik bölgelerde meteorlara sıkça rastlanıyordu. Bu meteorlar geceleri arkalarında 12-15 saniye boyunca ışık yayan bir görüntü bırakıyordu. Gerçekten de her yönüyle sıra dışı bir sefer oluyordu. Diğer günlerde Kolomb ve ekibi rüzgârı arkalarına alarak, durgun deniz üzerinde yönlerini değiştirmeden hızlıca yol aldılar.

Acaba neredeydiler? Kolomb’un hesaplarına göre Kanarya Adaları’ndan bu yana 360 fersah yol katetmişlerdi. Herhalde Hindistan ileride bir yerlerde olmalıydı…

 


 

16 Eylül’e gelindiğinde geminin etrafında parlak yeşil yabani otlar gördüler. 17’sinde tropikal bir kuş görüldü ve suyun üzerinde yüzen otlar vardı. Bu da kıyıya yakın olabileceklerinin bir işareti gibiydi. Gemiciler karayı göremedikleri için çok korkuyorlardı. Kolomb da sürekli onlara bu ot ve kuşların çok yakınlarda kara olduğunu anlattığını söyleyerek onları cesaretlendiriyordu.

İlk kuşu gördüklerinden bu yana aradan günler geçmişti ve hâlâ bir kara parçası görememişlerdi. Kolomb, inançlı bir insandı. Dayanıyor ve sürekli başarılı olabilmek için Tanrı’ya dua ediyordu.

Gün içinde canlı ve dinamik hareket ediyor, gemicileri cesaretlendiriyordu. Akşamları da hepsini bir araya toplayarak beraberce kutsal ilahiler söyletiyordu. Onun cesaret verici sözleri, sonsuz gibi gözüken ve her an insanların içine korku salan okyanusta etkili oluyordu. Gemiciler kısa süre için de olsa yorgunluklarını ve korkularını unutuyorlardı.

 


 

18 Eylül günü doğudan esen rüzgâr bütün yelkenleri şişirmişti. İlerledikçe, Kolomb deniz suyunun daha da tazelendiğini gördü ve mutlu oldu. Fakat mürettebatın huzursuzluğu artık önüne geçilemez bir noktaya gelmişti. Şimdiye kadar batıya doğru en uzak yolu kateden insanlar olmuşlardı. Kendilerine yardım ulaşabilecek mesafeden çok uzaktaydılar ve hâlâ bir boşluğa doğru yol alıyorlardı. Hep ileride kara parçası olabileceğine dair işaretlere aldanıyorlardı. Sürekli yeni belirtiler ortaya çıkıyordu ancak hepsi hayal kırıklığıyla sonuçlanıyordu.

Kısa süreli bir sevincin ardından tekrar ümitsizliğe kapılıyorlar, bitmek bilmeyen deniz önlerinde uzamaya devam ediyordu. Artık geri dönmeye de korkuyorlardı, çünkü rüzgârın bu denizlerde her zaman doğudan eseceğini, bu yüzden artık İspanya’ya geri dönemeyeceklerini düşünmeye başlamışlardı.

Kolomb, küçük çaplı isyan girişimlerini bastırıyor, sürekli adamlarının umutlarını tazeliyor, karaya dair yeni belirtileri işaret ediyordu.

 


 

20 Eylül’de rüzgâr döndü ve güneybatıdan hafif hafif esmeye başladı. Bu mürettebatı oldukça neşelendirdi. Rüzgârın sadece her zaman doğudan esmediğini görüp rahatlamışlardı.

Bu arada üç davetsiz misafir ortaya çıkmıştı. Koruluklarda, bahçelerde yaşayan türden üç kuş sabah gelip tüm gün şakıyor, akşam olunca da gidiyorlardı. Bu küçük kuşlar, uzağa uçamayacak kadar çelimsizlerdi ve şakımalarından da çok yorulmadıkları anlaşılıyordu.

2020-09-07T13:25:24+03:0031 Ağustos 2020|Kişiler|KRİSTOF KOLOMB için yorumlar kapalı