KRİSTOF KOLOMB

//KRİSTOF KOLOMB

KRİSTOF KOLOMB

 

Kristof Kolomb (1451 Cenova, İtalya-20 Mayıs 1506 Valladolid, İspanya) denizci, kâşif, gezgin.

 

Amerika’yı keşfeden kâşif olarak bilinmesine rağmen, aslında anakaraya hiç ayak basmayan Kolomb; Karayip Adaları’na, Orta ve Güney Amerika’ya toplam dört deniz seferi düzenlemiş ve Amerika Kıtası’nın Asya’nın bir parçası olduğunu iddia etmiştir.

 


 

“Altın en mükemmel şeydir, altın hazinedir ve ona sahip olan, bu dünyada her istediğini yapar.”

Kristof Kolomb

Bize yıllarca okullarımızda onun hep kâşif olduğu öğretildi. Ancak günümüzde onunla ilgili bazı bilgilerin daha detaylı ortaya çıkmasıyla Kolomb’un kâşifliği sorgulanmaya başlandı.

Kristof Kolomb, bir kâşif miydi? Yoksa gözünü altın ve hazine hırsı bürümüş bir korsan mıydı?

 


 

Kolomb’un başına gelenleri, görüp geçirdiklerini günü gününe yazıya döktüğü pek bilinmez. 1492 ile 1502 yılları arasında dört keşif seferi düzenlemiş. Her yolculuk için ayrı bir seyir defteri tutmuş. Dönüşlerinde saraya sunmuş bunları. Fakat ilk iki yolculuğun seyir defteri her nasılsa kaybolmuş.

İlk yolculuğun bütün ayrıntılarını Bartolomé de Las Casas adlı bir din adamının yazdığı özetten biliyoruz. Bartolomé de Las Casas, Kristof Kolomb’un arkadaşlarından birinin oğluydu, aynı zamanda “Kızılderililer Nasıl Yok Edildi” adlı belgesel kitabın yazarıdır. Casas, Kolomb’un seferlerini yakından biliyordu, onun yolculuklarının birçoğuna katılmıştı ve pek çok olaya şahit olmuştu.

İkinci yolculuğun seyir defteri de yok. Ancak belge olarak mektuplar var. Üçüncü ve dördüncü yolculukların seyir defterleri, doğrudan Kolomb’un kendi yazdıkları ya da yazdırdıkları.

Bu yazıda, dört seferinde de genel olarak Kolomb’un kendi yazdığı mektuplarındaki bilgilere yer verilmiştir.

 


 

Kristof Kolomb, 1451’de İtalya’nın Cenova kentinde dünyaya geldi. Babasının dokumacı olduğu dışında, gençlik dönemine ait bilgiler son derece sınırlıdır.

Oğlu Ferdinand, her ne kadar babasının Pavia Üniversitesi’nde eğitim gördüğünü söylese de kayıtlar bu iddiayı doğrulamıyor. Fakat okuryazar olduğu açıkça bilindiğine göre, belli bir eğitim almış olmalıydı. Oğlu Ferdinand babasını şu sözlerle anlatmıştı:

“Orta boylu, yapılı bir adamdı. Uzun bir yüzü ve çıkık elmacık kemikleri vardı. Ne şişman ne de cılızdı. Kemerli bir burnu, açık renk gözleri ve diri, sağlıklı bir teni vardı. Gençken sarışındı ama daha otuzuna vardığında saçları ağarmıştı. Giyimi son derece gösterişsiz ve mütevazıydı. Yeme içme konusunda ölçülüydü. Yabancılarla kolaylıkla iletişim kurardı ve genellikle ciddi biri olmakla birlikte evine, ailesine yönelik tutumu son derece iyiydi.”

 


 

Kolomb, ilk defa on dört yaşında denize açıldı ve kısa sürede denizcilik tekniklerini öğrendi. Birkaç sene boyunca kardeşi Bartholomew’la birlikte portolan haritası (denizcilik haritası) yapımcısı olarak çalıştı ve bu dönemde dünya coğrafyasına karşı ilgi duymaya başladı.

Kolomb’un on dört yaşından 1487’ye kadar olan hayatının bu kısmı oldukça karanlıktır. Gene de bazı kaynaklara göre hangi tarih olduğu bilinmese de Kolomb’un gemilerle Levant, Afrika Adaları, Grönland, İngiltere, Portekiz ve Gine kıyılarını ziyaret ettiği tahmin edilmektedir.

 


 

Kolomb kırk yaşına geldiğinde, kesinlikle o döneme kadar bilinen bütün bölgelere gitmişti. Ünlü ve iyi bir denizci olmuştu. Bu sayede Venediklilerle yapılan deniz savaşında bir Ceneviz gemisine kaptanlık yapmıştı.

Savaştan sonra da Kral René d’Anjou adına, İzlanda’nın buzlu sularına keşif gezileri düzenlemişti. Bu gezilerin ardından yaşadığı yer olan Lizbon’a dönmüş, burada bir İtalyan asilzadesinin kızıyla evlenmiştir. Kayınpederi, Porto Santo Valisi olan denizci ve kâşif Bartolomeu Perestrelo idi.

Kolomb, kayınpederinin iyi bir coğrafyacı olması nedeniyle ondan önemli bilgiler ve notlar almıştı. Bu notlarda Atlantik hakkında, özellikle rüzgârların esiş yönleri ve akıntılarla ilgili birçok görüş vardı.

Kolomb’un güzel eşi Filipa Moniz onun gibi şanslı değildi, çünkü kocasının hiçbir şeyi yoktu. Geleceğin en büyük kâşifi sadece kitaplar, haritalar, resimler ve deniz güzergâhları planları üretiyordu. Bu 1484’e kadar devam etti. Çalışmalarına hiç aralık vermedi. Ama bu tarihten sonra dönemin en bilgili denizcisi hâline geldi.

 

 

 

FİLİPA MONİZ PERESTRELO

 

 


 

Kolomb, 13. yüzyılda Venedik’ten karayoluyla Uzakdoğu’ya giden Marco Polo’nun seyahatinden çok etkilenmişti. Marco Polo’nun seyahatnamesinden, onun doğuya doğru çok mesafe katettiği açıktı.

Karadan Hindistan’a, Çin’e ve Japonya’ya giden yollar Marco Polo’nun seyahatnamesinde ayrıntılı bir şekilde yer alıyordu. Ancak onun çizdiği yol, her dönemde çok tehlikeli olan Küçük Asya’dan, Pers ve Tatar topraklarından geçiyordu. Bu yüzden de bu yollar ticaret güzergâhı olarak görülmedi. Ayrıca bu uzun ve zorlu alanlar, çok pahalıya mal oluyordu. Bu nedenle daha pratik yollar bulunmasına ihtiyaç vardı.

Haçlı Seferleri batı dünyasını; doğu dünyasıyla, baharatla, kâğıtla, barutla, Çin ipeğiyle ve daha başka gizemli şeylerle tanıştırmıştı. Ancak o bölgelerdeki Müslüman devletler, ticarete köstek olmaya başlamışlardı. İstanbul’un da Türklerin eline geçmesiyle, Baharat ve İpek Yolu kapanmış oldu. Bu yüzden Uzakdoğu’dan gelen malların fiyatları oldukça arttı.

Dolayısıyla, İngilizlerden İspanyollara kadar bütün Avrupalılar; Avrupa’dan Asya’ya karadan gitmek yerine, Atlantik’e açılarak gemilerle bu topraklara ulaşmayı hayal ediyorlardı.

Dünyanın yuvarlak olduğu öğrenilmişti ve bu kesinlikle doğruydu. Açık bir şekilde doğuya gidilirse bir gün batıya ulaşmak mümkündü. Ancak okyanustan çizilen bir rotaya gelince bu iş kolay değildi.

Çünkü Asya ile Avrupa arasında kimsenin bilmediği başka bir kara parçası vardı: Amerika!

 


 

Portekizli bir denizci, Saint Vincent Burnu (Karayipler) açıklarında Antik Çağ’dan kalmış oymalı bir ağaç parçası bulmuştu. Yakınlarda da bir kara parçası yoktu. Başka bir zaman, bir balıkçı Madere (Portekiz) açıklarında uzun işlemeli bir bambu çıkarmıştı. Bakıldığında Hindistan’dan getirilenleri anımsatıyordu. Birkaç kez de okyanusun kıyılarında dalgaların getirdiği tahta parçaları bulunmuştu. Üzerlerinde şaşırtıcı oymalar, nakışlar, insan yüzleri vardı.

Azor Adaları yerlileri, her fırtınadan sonra, daha önce hiç görmedikleri hoş kokulu çam parçaları topluyorlardı. Bir seferinde Hibernia Adası’nda (İrlanda) kıyıya vurmuş bir kayıkta, ölü bir kadın ve erkek, iki ceset çıkardılar. Uzun boylu, düzgün yapılı insanlardı bunlar. Bildikleri Avrupalı Hıristiyanlara hiç benzemiyorlardı. Kayık batı yönünden geldiğine göre Hint ülkelerinden gelmiş olmalıydılar. Demek ki Hint ülkeleri çok da uzakta değildi.

15. yüzyılın araştırmacıları için bu tespitler oldukça heyecan vericiydi. Fakat bu yüzyılda henüz Gulf-Stream akıntısı duyulmamıştı ve sürekli toplanan bu döküntülerin, aslında Amerika Kıtası’ndan sürüklendiğini bilmelerine imkân yoktu. Onlar bu döküntülerin hepsinin Asyatik kökenli olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden de Asya, Avrupa’dan uzak olamazdı. Dolayısıyla onlara göre iki kıta arasındaki deniz yolu sanıldığı gibi uzun değildi.

Açık bir şekilde bu dönemin coğrafyacıları, okyanusun derinliklerinde yeni bir kıta olabileceğini düşünmüyorlardı. Sadece bilerek ya da bilmeyerek Amerika Kıtası’nın belli bölgelerine ulaşılmıştı.

 

 

 

GULF STREAM AKINTISI

 

Pusulanın bulunması da denizlerde yol almaya çok fayda sağladı. Kıyılardan uzaklaşarak istenildiği kadar mesafe katetmenin önünü açtı. Fakat en önemlisi; güneşin yüksekliğini astroloji ile birleştiren “usturlap”ın icadı, denizcilerin esas ihtiyaçlarını karşılamıştı.

Bu icatlar Portekiz’de, İspanya’da ve İtalya’da çok etkili oldu. Ticari yollar üzerine, pek çok kişi konuşmaya ve düşünmeye başladı. Bilim alanında tartışmalar başladı. Ama bütün bu tartışmalar tek bir kişinin kafasında resme dönüşmeye başlamıştı. Korkusuz ve inatçı bir yapısı vardı. Bilgiliydi ve kendisini bu konuya adamış gözüküyordu. Bu adam Kristof Kolomb’tu.

 


 

Kolomb, dünya bir küre şeklindeyse Asya’ya, Marco Polo’nun gittiği yönün tam tersinde, batıya yelken açarak ulaşılabileceğini düşünüyordu. Batıya doğru deniz yolunun, Marco Polo’nun karadan aldığı yola göre çok daha kısa olduğuna emindi. Kozmograf Toscanelli’nin, “Sürekli batıya gidilirse doğuya varılır.” düşüncesinden de etkilenmişti.

O zamanın akademi dünyası, genellikle Klaudyos Batlamyus’un hipotezini kabul ediyordu. Kolomb’un elinde Batlamyus’un dünya haritasının kopyaları vardı. O, Batlamyus’un haritasını farklı yorumlamıştı. Kolomb, Lizbon’la Çin arasındaki mesafenin sadece 3.800 km. olduğunu düşünüyordu.

Ona göre, Dünya’nın etrafı ancak 25.255 km. olabilirdi. Tabii o zamanlar bu mesafenin gerçekte 40.000 km. olduğunu kimse bilmiyordu. Doğal olarak, Kolomb katedilecek uzaklığın gerçek menzilden çok daha az olduğunu düşünüyordu.

 

 


 

 

 


 

15. yüzyılın denizcileri oldukça korkaktı. Hiçbiri okyanusun derinliklerine doğru yelken açmaya cesaret gösteremediler. Bilinmeyen denizlere meydan okuma konusunda cesaretleri yoktu. Hepsi de Afrika kıyılarını izleyerek yolculuk yaptılar. Kıyılardan uzaklaşamadılar. Hiçbir denizci “baharatlar diyarı” yani Asya Kıtası’na Atlantik’i aşarak gidemedi. Aşmaya çalışanlar da başarılı olamadı.

1291 yılında Cenovalı Vandino ve Ugolino Vivaldi kardeşler, Atlas Okyanusu’nu aşmak için Hindistan’a yola çıkmışlar ancak bir daha kendilerinden haber alınamamıştı. 1488’de aynı işi Hollandalı denizci Ferdinand Van Olmen de denemiş fakat onun da akıbeti aynı olmuştu.

 


 

Kolomb, deniz yoluyla bilinen tüm ticaret yollarını etraflıca dolaşmış ve deneyimli bir denizci olmuştu. Çok meraklıydı, derinlemesine araştırmalar yapıyordu. Bir seferinde İzlanda’ya gittiğinde orada iş yapan Bristol’lı kaptanlarla görüştü. Bu kaptanlar, Atlas Okyanusu’nun batısında yer alan, Yedi Şehir Adası ve Brasil Adası gibi görülmemiş yerlerden bahsetmişlerdi.

Bütün limanlarda ve özellikle Portekiz limanlarında sürekli olarak çok zengin ve muhteşem toprakların, denizlerin ötesinde olduğundan bahsediliyordu. Kâşifler ve zenginler, bu topraklarda bahsedilen; yüzeye taşmış altın kayaları, büyülü coğrafyaları ve korkunç canavarları görmek için can atıyordu.

 


 

Kolomb, fikirlerinin doğruluğuna o kadar çok inanıyordu ki batıya yapılacak bir sefer için yardım aramaya başladı. Portekiz Kralı II. João ile görüştü. Kral II. João, Kolomb’un fikirlerini dinledi ve destekledi. Detayları öğrendikten sonra Atlantik’i aşarak Çin’e ulaşmanın mümkün olacağına inandı.

Ancak Kral, ona detayları anlatan Kolomb’u bir kenara itti. Güzel bir gemiyle bu keşfe kendisi çıkmaya karar verdi. Fakat, açık deniz ve yıldızlardan yön bulmak gerçekten zordu. Aniden çıkan bir fırtına neredeyse gemisini batırıyordu. Güçlükle yeniden Lizbon Limanı’na geri dönebildi.

Kolomb, Kral’ın bu davranışından dolayı kendisini çok yaralanmış hissetti. Ona göre bu bir hainlikti ve Kral’dan destek alamayacağını anlamıştı. Radikal bir kararla 1485’e doğru oğlu Diego’yu yanına alarak İspanya’yı terk etti. Tahminlere göre önce Gene’ye, oradan da Venedik’e geçti. Belki burada projesi ve fikirleri daha dikkat çekecekti. Ancak tahminlerinde yanıldığını kısa sürede anladı ve bir yıl sonra İspanya’ya geri döndü.

 


 

Döneminin belki de en büyük denizcisiydi, fakat zavallıydı. Projelerini hayata geçirebilecek bir kaynak bulamıyordu. Her yere yorulduğunda kucağında taşıdığı on yaşındaki oğlu küçük Diego ile yürüyerek gidiyordu. Ama o farkında olmasa bile önünde yeni bir tarih açılmak üzereydi. Elinde sadece heyecanı ve umutları vardı. Her şeye rağmen hâlâ güçlüydü.

Kolomb, bir zaman sonra Endülüs’e geçti. Açlıktan bitap haldeydiler. Şehrin hemen girişindeki küçük Santa Maria Manastırı’nın kapısını çaldı. Bir rahipten oğlu ve kendisi için yiyecek istedi. Görevli bu talihsiz yolcuları içtenlikle karşıladı. İçeride kim olduklarını sorduğunda, karşısındakinin uzun süredir çalışmalarıyla ismi her yerde bilinen Kolomb olduğunu öğrendiğinde neredeyse şaşkınlıktan dili tutuluyordu.

 

 

 

 

Onlara burada istedikleri kadar kalabilecekleri söylendi. Kolomb, aylarca manastırda misafir olmaya devam etti. Onunla ilgilenen kişi Juan Perez’di. Bu süre içinde onun çalışmalarına yardımcı oldu, notlarını tuttu. Sonra da manastırın başrahibine durumu anlattı ve onu ikna ederek Kolomb’un çalışmalarının önemi ile ilgili Kraliçe’ye bir mektup yazdırdı.

Başrahip, İspanya Kral’ı Fernando’yla Kraliçe İsabel’i iyi tanıyordu ve onların güvenini kazanmıştı. Fakat nedense Kolomb’a çok fazla yardım etmekten kaçınmıştı. Kolomb için biraz daha dayanma ve sabır gösterme zamanıydı. Ama daha fazla bekleyemedi ve Cordoba’ya döndü. Burada bir süre yaşayabilmek için, başarılı olduğu resim çalışmaları yapacaktı.

Acaba bundan sonra tarih bu büyük denizci için nasıl yazılacaktı? Artık şansı dönecek miydi? Evet, ama ne zaman?

 


 

Kolomb zeki, çalışkan, sabırlı ve becerikli bir kişiliğe sahipti. Hiç ara vermeden çalışıyor, bu alanla ilgili insanları ziyaret ediyor, onlara düşüncelerini bıkmadan ve usanmadan anlatmaya çalışıyordu. Sürekli karşıt düşünceler önüne sürülse de inatla kendi düşüncelerini savunuyordu.

Bu çabaları en sonunda işe yaradı. Toledo’nun kardinali onu dinledi ve inandı. Kardinal, onu İspanya Kralı’nın ve Kraliçesi’nin karşısına çıkarmayı kabul etti.

2020-09-07T13:25:24+03:0031 Ağustos 2020|Kişiler|KRİSTOF KOLOMB için yorumlar kapalı