Büyük Buhran

Büyük Buhran

1. Dünya Savaşı mağlup olan ülkeler kadar, galip gelenlere de zarar vermişti. Amerika savaş sırasında her ne kadar tarafsızlığını ilan etse de İngiltere başta olmak üzere müttefik devletlere gıda, mühimmat ve benzeri ürünlerin satışını gerçekleştirerek zenginleşti.

Tabii bu zenginleşme yeni yeni şirketlerin doğmasına sebep oldu. ABD mühimmat üreten fabrikalar dışında artık otomobil, radyo gibi tüketim ürünleri de üretmeye başlamıştı. Yeni teknolojiler ve seri üretimin gelişmesi sayesinde ekonomik çıktı yüzde 50 artmıştı. Bunun sonucunda büyük bir bolluk ve tüketim dönemi ortaya çıktı.

1925 yılına gelindiğinde ABD ekonomisinin yüzde 50’si sadece 200 şirket tarafından idare edilir olmuştu. Ancak bu, şirketlerden herhangi birinde yaşanabilecek bir sorunun tüm piyasayı etkileyebilecek olması anlamına geliyordu.

 


 

1920’li yıllarda Amerikalılar bolluk ve bereketin keyfini çıkartıyorlardı. Savaş sonrası gelişmeler büyük bir sanayi toplumunun doğmasını sağlamıştı. Parası olanlar için çabuk zengin olmanın tam zamanıydı. Bir milyon Amerikalı kazanacaklarından emin olarak paralarını borsaya yatırmıştı. 4 yıl içinde hisse senetleri yüzde 400 değerlenmişti.

Haksız ve aşırı bir kazanç vardı. Herkes ihtiyacından fazlasını düşlüyordu. Örneğin; ikişer otomobilleri olacaktı.

Gazete ve dergiler hisse senetleri alıp satarak bir gecede zengin olan insanların öyküleriyle doluydu. Binlerce sıradan Amerikalının hisse senedi almasıyla talep artmış, değerler yükselmişti. Herkes hisse senedi satın alıyordu. Asla fiyat sormuyorlardı, sadece satın alıyorlardı. 1920-1929 yılları arasında hisse senedi sahiplerinin sayısı 4 milyondan 20 milyona çıkmıştı.

 


 

3 Ekim 1929 günü ilk defa borsa yükselmemişti. Hatta birkaç büyük hissede düşüş vardı. 20 Ekim’de yabancılar ellerindeki hisse senetlerini satmaya başlamıştı. 23 Ekim’de otomobil üreticisi General Motors’un hisselerinin zararına satılmasıyla bir gerileme dönemine girildi ve piyasa çökmeye başladı. Sonunda 24 Ekim 1929 Perşembe sabahı beklenmedik bir şey oldu. Aniden bütün hisseler için satış emirleri yağmaya başladı. Fiyatlar giderek düşüyordu. Engel olunamıyordu. Hisseler değer kaybediyordu.

“Büyük Buhran” tam olarak 1929 Ekim ayında New York Menkul Kıymetler Borsası’ndaki (Wall Street) hisse senedi fiyatlarının düşüşe geçmesiyle “Kara Perşembe” olarak adlandırılan günde başladı ve 30’lu yıllara kadar devam etti. (Büyük Bunalım ya da Büyük Depresyon da denmiştir.) Tüm dünyayı etkileyen bu olay Amerika’da 10 yıl sürecek olan işsizlik ve sefalete sebep olmuştu.

 


 

Bu büyük ekonomik çöküş, New York’un borsa tarihinde yaşanan en büyük düşüştü. Haberi alan halk borsa binasının önünde büyük bir kalabalık oluşturmuştu. Ellerindeki kâğıtlara güvenen halk, birden kendini borç batağında bulmuştu. İnsanlar sanki çıldırmıştı; pencerelerden atlamaya, intihar etmeye başlamıştı. Hesaplarını yaptıktan sonra en iyi yolun bu olduğunu düşünmüşlerdi: intihar etmek.

 

 


 

Kriz Wall Street’in dışındakileri de etkilemişti. En büyük kurbanlar zengin kesim değil, sıradan işçilerdi. Kapitalizm herkese bolluk ve gelişim vadetmişti. Oysa kitlesel işsizlik ve ekmek kuyruklarını getirmişti. Bir yıl içinde 2,5 milyon kişi işini kaybetti.

Özellikle New York’ta şaşırtıcı görüntüler ortaya çıkmıştı. Çorba kuyruğunda 500 kişi sıraya giriyordu. İki gün sonra bine çıkıyordu, sonunda o kadar uzuyordu ki blokların çevresini dolanıyordu. Nedenini anlayamadıkları bir sürecin kurbanı olan işsizler üzüntü içindeydi. İnsanların parası azaldığı için ticaret yavaşlamıştı. Bütün ülkelerde fabrikalar art arda kapanmaya başladı. Sanki görünmeyen güçler iş başındaydı ve hükümetler bu durum karşısında hiçbir şey yapamıyordu.

Amerika’da işsizlik parası da yoktu. Chicago’daki yoksullar sobada yakmak için caddelerdeki ahşap tuğlaları sökmeye başladı. On binlerce insan sokakta kalmıştı. Gidecek yer yoktu, yiyecek yoktu. Hiçbir sosyal yardım söz konusu değildi. Ne işsizlik sigortası ne de başka bir şey…

Başkan Hoover işsizlik parası dağıtmanın işleri daha da beter bir duruma getireceğini düşünüyordu. Tek söylediği “Federal hükümetler ve vakıflar fakirlere kucak açsın.” cümlesinden ibaretti.

 

 


 

Dünyanın her yerinde durum aynıydı. Hükümetler; “Halkın acısını dindirmek için elimizden bir şey gelmiyor.” diyorlardı.

Amerika’da barakalarda yaşayan işsizlere Hoover halkı deniyordu. Bu ad krizin ilk üç yılında Başkan Herbert C. Hoover’dan türetilmişti. Hoover, Amerikalılara -krizin doğal sürecine bırakılıp, kemerlerini sıkmalarını- tavsiye etmişti.

Her yerde fabrikalar kapanıyordu ancak çalışmak isteyen bir sürü insan vardı. Batılı hükümetler dünya ekonomisini etkilemeye güçlerinin yetmeyeceğini söylerken, vatandaşların sabrı tükenmek üzereydi. Düş kırıklığı öfkeye dönüştü. Bazı hükümetler sarsıntı geçiriyor, bazıları devriliyordu.

Her yerde komünist konuşmacılar türemeye başlamıştı. Bu konuşmacılar etraflarına büyük kalabalıklar toplayarak, sistemi eleştiriyorlardı. Kapitalizmin sonucunun bu olduğunu söylüyorlardı.

 


 

Bir anda dünya fakirleşti. Ekonomi tamamen durdu ve New York’tan başlayan kriz dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Amerika’da başlayıp, Avrupa ve dünyanın diğer sanayileşmiş bölgelerini etkisi altına aldı.

1929 yılı fiyatlarıyla 4,2 milyar dolardan fazla para yok oldu. Bu panik ortamı ve olumsuz süreçte on binlerce insanın mal varlığı yok oldu ya da azaldı.

 


 

Amerikan ekonomisi gittikçe olumsuz sinyaller veriyordu. İşsizlik artmış, çelik üretimi gerilemiş, inşaatlar yavaşlamış ve otomobil satışları düşmüştü. Yine de güvenini kaybetmeyen bazı girişimciler servet edinebildi ve bazıları da hisse senetlerine yatırım yapmaya devam etti.

Üç yıl boyunca hisse değerleri sürekli olarak düştü. Binlerce bireysel yatırımcıyı enkaza çevirdi. Hisse senetlerindeki bu düşüş, bankaları, finansal diğer kurumları, portföylerinde hisse senedi bulunduranları çok zora soktu. Artık birçok banka borçlarını ödeyemez duruma geldi.

 


 

1932 yılında 13 milyon Amerikalı yani toplam işgücünün yüzde 25’i işsizdi. Ne zaman bir yerlerde bir iş olduğuna dair dedikodu çıksa insanlar trenlere koşup, vagonlara doluşuyor, o bölgeye üşüşüyorlardı.

Fiyatlar çok düşük olduğu için çiftçiler çok öfkeliydi ve ürünlerini imha ederek, ellerindeki stoku yüksek fiyata satacaklarını düşünüyorlardı. Oysa fiyatlar daha da düşüyordu. ABD’de yüksek miktarda ürün imha ediliyordu. Ve bu milyonlarca insanın açlık çektiği dönemde oluyordu.

 


 

Chicago’ya bağlı Cook County’de sekiz aydır maaşlarını alamayan itfaiyeciler, öğretmenler ve polisler işten çıkarılmıştı. Bu olay artık sabrı taşırmıştı, halkın öfkesi daha da arttı. Protesto gösterilerine şiddet bulaştı. Bazı gösterilere ordu müdahale etti. Göstericiler öldürüldü, polis ve askerler bile dayak yedi.

1932’de işsizlik oranı Harlem’de yüzde 50’yi bulmuş, 1935’te siyahlar tarafından işletilen ya da sahibi olunan işletmelerin oranı yüzde 30’dan, yüzde 5’e düşmüştü. Tüm ülkede evsiz kampları hızla artmıştı.

Yine aynı yıl Washington kuşatma altındaydı. ABD Kongre Binası, iş bulamayan 1.Dünya Savaşı gazileriyle çevrelenmişti. Ellerindeki tek dayanak ordudan ayrılırken verilmiş olan ve ilerde toplu para alacaklarını gösteren tazminat belgesiydi. Şimdi bunun kendilerine ödenmesini istiyorlardı.

Gazilerin talepleri senatoda reddedilince, Başkan Hoover bu konuda karar vermek zorunda kaldı. Çünkü gaziler şehir merkezide kamp kurmuştu ve gitmiyorlardı. Polisler tarafından göz yaşartıcı bombalar atmaya başlandı, sistemli bir şekilde çadırları ve içindeki eşyaları yaktılar. Üç ay sonra seçimler vardı. Bu olanlar artık Hoover’ın sonuydu.

 


 

1933 yılında Amerika’da yaklaşık 4 bin banka iflas etmişti. Bu bankaların iflasıyla birlikte ülke ekonomisinde güven kaybı oluştu. Dolayısıyla bu durum harcamaların, talebin ve bu nedenle de üretimin en düşük seviyelere inmesine yol açtı. Böylece enflasyon daha da kötüleşti. Üretimin ciddi şekilde düşmesiyle, işsizlik daha da arttı.

ABD’de fabrikalar kapanmış ve işçiler işten atılmıştı. 1933 baharında tarım sektörü felaketin eşiğindeydi. Çiftçilerin yüzde 25’i işsizdi ve birçoğu çiftliklerini bile kaybetmişti.

 


 

Maddi sorunlarla birlikte manevi sorunlarla da karşı karşıya kalan insanların büyük bir bölümü intihar ederken, birçoğunun ruh sağlığı bozuldu.

 

 

İş bulamayanların çoğu sebze, meyve yetiştirerek takas yöntemiyle temel ihtiyaçlarını karşılıyordu. Tarım üretimi düşünce, köyden kente göçler arttı. İnşaat, madencilik krizden en çok etkilenen sektörler oldu.

1929’da 1,5 milyon olan işsiz sayısı 1933’e kadar 13 milyona çıkmıştı. Bu rakam toplam işgücünün yüzde 24,75’ine karşılık gelir. Aynı tablo tüm dünyada görülüyordu.

 


 

Büyük Bunalım; dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin yüzde 42 oranında ve dünya ticaretinin de yüzde 65 oranında azalmasına sebep oldu.

İngiltere’deki işsiz sayısı 2,5 milyona yani toplam işgücünün yüzde 25’ine yükselmişti. Özellikle gemi yapımı gibi ağır sanayi dalları olumsuz etkilenmişti.

İngiltere dünyadaki en geniş tersanelere sahipti. Kuzeydoğusundaki bölgeler sadece bu sanayiye bağlıydı. Tersanedeki işçiler, işten çıkarılmaya başlandı. Eski tersane sahiplerine işi kapatmaları için para veriliyordu. Böylece yeni tersanelerin rakipleri azalacaktı. Eski tersaneler yıkılmaya başlandı. Tersanelerin kapanmasıyla kasabaların üzerine lanet yağmış gibiydi. Artık yapılacak bir iş de yoktu, herkes sokaklarda geziyordu.

Hükümet bu krizi aşmanın tek yolunun kamu harcamalarını kısıp, olayı doğal sürecine bırakmak olduğunu savunuyordu. Devletin yaptığı tek yardım işsizlik sigortasıydı o da altı ay için geçerliydi.

 


 

Ülkelerdeki bolluk ve yoksulluk çelişkisi dünyanın her yerinde gözleniyordu. Örneğin, Belçika’da yeterinden daha fazla kömür çıkartılıyordu. Ama 1931 yılında işçiler kömür gemilerine girip, evlerine yakacak kömür temin etmek için kömür çalmaya başlamışlardı. İşçi ücretleri düşmüştü. Greve gidenlerse ne yazık ki kovulmuştu.

 


 

Güney Amerika’da, ekonomileri Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlı olan Şili gibi ülkeler de durumdan çok etkilenmişti. Şili’nin bakır ve azot işçileri 1920’lerde refah içindeydi. Oysa güzel günler geride kalmıştı. Orada da işler karışmıştı.

ABD’deki fabrikalar kapanınca, Şili’den ham madde alımını durdurdular. Şirketler iflas etmişti, insanlar mahvolmuştu. Gerçek bir kriz yaşanıyordu. İnsanlar açlıktan sokaklarda ölmeye başlamıştı. Şili’nin bu durumu bütün dünyada yankı uyandırdı. Ticaret tamamen durmuştu, taşıyacak azot, bakır ya da başka maddeler bulunamayınca deniz taşımacılığı da felç olmuştu ve dolayısıyla İngiltere’deki gemilere de gerek kalmamıştı. Kriz bütün dünyada zincirleme tozu dumana katarak ilerliyordu.

 


 

Savaş sonrasında ekonomiyi canlandırmak için Amerika’dan çok fazla borç alan ve geri ödeme yapamayan Almanya da büyük sıkıntı içindeydi.

Fakat Almanya krizin etkisinden en çabuk kurtulan ülke oldu. Dış ticarette kısıtlı ülkelerin mallarını ederinden pahalıya satın alan Almanya, kendi ürünleri için pazar oluşturuyordu. Başta Balkanlar ve Türkiye olmak üzere birçok ülkeyle ticari anlaşmalar imzalamışlardı.

Bu gelişmelerin yanında, halk bu krizde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne ilgi duymaya başladı. Yahudiler kendi ırkından olanları kolluyor, Almanlara iş vermiyordu. Durumu fırsata çeviren Adolf Hitler, siyaseten bunu kullanarak iktidara geldi.

 


 

Peki neden olmuştu? Sebepleri neydi?

-1. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’daki küçük şirketler birleşerek, büyük tekeller kurmuşlardı. Yeni kurulan bu büyük şirketler, Amerikan ekonomisinin önemli bir bölümünü elinde tutuyordu. Dolayısıyla bu şirketlerden birinin iflası, zincirleme bir etki yaratarak ekonomiyi olumsuz yönde etkiliyordu.

-1. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın birçok ülkeye verdiği krediyi geri alamaması da ABD ekonomisini zor durumda bırakmıştı. İngiltere ve Almanya’dan aldığı savaş tazminatlarını altın olarak talep eden ABD, bu ülkelerdeki altın rezerv yetersizliğinden dolayı bu ödemeyi hizmet ve mal olarak almayı kabul edince, kendi ülkesindeki sektörlere darbe vurulmuş oldu. Buna karşı alınan gümrük duvarları önlemi de dış ticaret hacminin küçülmesinden başka hiçbir işe yaramadı.

İngiltere’nin ihracatının düşmesi, İngiliz ekonomisini zora soktu. İngiltere de borçlanma yoluna gitti ancak bu borçları ödeme konusunda sorunlar yaşadı.

-Almanya’nın Versay Anlaşması’nda onlara yüklenen tazminatı ödeyebilmek için karşılıksız para basması hiperenflasyona sebep oldu.

-Amerika’daki bankalar ve şirketlerle ilgili yasaların yetersiz olması, denetlenmelerindeki güçlükler, hissedarların haklarının korunamaması ABD ekonomisinin zaafları arasındaydı. Tamamen başına buyruk bir bankacılık sistemi vardı. Sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu.

-Kriz sürecinde; ABD Başkanı Herbert C. Hoover Hükümeti’nin krizi iyi yönetememesi, gerekli önlemleri alamaması, krizin büyüyerek yayılmasında etkili oldu.

-Krizi, suni şekilde şişen emlak piyasası ve borsanın geri ödenemeyen kredileri de tetiklemişti.

 


 

Seçim döneminde yeni bir mesaj Amerikalıları harekete geçirdi. New York valisi ve başkan adayı Franklin D. Roosevelt, seçim kampanyalarında krizin atlatabileceğini söylüyordu.

4 Mart 1933’te Roosevelt büyük çoğunlukla iktidara geldi. ABD, on iki yıl sonra ilk kez demokrat bir başkana sahip oldu. Roosevelt, ekonomi ağırlıklı “New Deal” (Yeni Anlaşma) programını uygulamaya başladı. Buna göre:

-İktisadi faaliyetleri canlandırmak ve talebi artırmak için ücretler yükseltilmiştir.

-Borsa ve banka spekülasyonları önlenmiştir. (Vurgunculuk engellendi.)

2020-08-25T20:43:36+03:0021 Haziran 2019|Az Bilinenler, Olaylar|Büyük Buhran için yorumlar kapalı