Atlantik Köle Ticareti

//Atlantik Köle Ticareti

Atlantik Köle Ticareti

Gerçekten de Karayipler’in büyük bir bölümünde tarla işçilerinin yaklaşık üçte ikisi kadındı. Kadınlar aynı zamanda sahiplerinin çok alışılmış cinsel saldırı tehlikesiyle ve sahiplerinin köle çocuklar doğurarak kârlarını daha da artırma beklentileriyle karşı karşıyaydı.

Ancak kölelik düzeni sadece şiddet uygulama tehdidiyle yürüyemezdi. İşçi başı veya ev kölesi olarak bir aile hayatı (ailenin parçalanma tehlikesi her zaman olsa da), bir parça toprak, pazar tatili ve diğer kölelerle biraz toplum yaşamı gibi, bazı daha kolay şartlar ve terfi umudu olmak zorundaydı.

Köleler genelde çiftliklerde yaşıyorlardı ve efendilerine her yönden bağımlıydılar. Okuma yazma öğrenmeleri yasaktı. Kölelerle evlilik de yasaktı. Köle bir annenin çocuğu, baba tarafı gözetilmeksizin (beyaz sahip bile olsa) köle sayılıyordu.

Kötü şartlar en düşük oranda iyileştirilse de her düzeyde direniş yaygındı. Çok çalışmaya itiraz, ufak tefek hırsızlıklar ve sabotaj bunlardan bazılarıydı. Doğrudan doğruya isyan nadirdi, çünkü örgütlenmesi çok zordu. Zaten beyaz sahipler, düzenlerini isyanın her zaman mümkün olduğu varsayımına göre oluşturmuştu.

 


 

18. yüzyılda köle tüccarları yiyecek ve su miktarını çoğaltıp, özel olarak tasarlanmış gemiler kullanmaya başladılar. Ayrıca iskorbüt hastalığına karşı limon suyu verip, çiçek hastalığına karşı aşı yapmaya başlayınca, yolculuklardaki ölüm oranı normalde beşte bir olan orandan biraz daha aşağıya düşmüştü.

Bu çileli yolculuk; geçilen güzergâhtan dolayı, Orta Geçit (Middle Passage) olarak isimlendirildi. Tarihçilerin tahminlerine göre, bu yolculuğa çıkartılan Afrikalıların yüzde 20’si yolculuğun sonunu görememişti. Kölelik üzerine çalışmalarıyla tanınan Fransız yazar Maurice Lengelle, bu süreci şu sözlerle tanımlamıştı:

“Avrupalıların mutluluğu için şekerin ve kahvenin gerekli olup olmadığını bilmiyorum. Fakat bu iki ürünün, dünyanın iki kıtasında mutsuzluğa yol açtığını biliyorum. Amerika ekin yetiştirecek topraklar elde etmek için boşaltıldı; şimdi de bu topraklarla uğraşacak insanları sağlamak için Afrika boşaltılıyor.”

 


 

Afrikalıların gözünde kölelik ne kınanması ne de köle ticareti yapanların cezalandırılması gereken bir durumdu. Kısa sürede herkes ya kendi isteğiyle ya da zorla köle avcılığına yöneldi. Artık Afrikalılar için ya köle olmak ya da köle toplamak söz konusuydu.

Bütün Afrika, korkunç bir karışıklığın içine yuvarlandı. Tıpkı Avrupa’nın Orta Çağ başlarındaki feodal savaşlarına benzeyen -bellum omnium contra omnes- (herkesin herkesle dövüştüğü savaş) gibi.

Bu köle avcılığı yaygınlaştıkça, barbarlık daha acımasız ve daha insanlık dışı bir hale geldi. Ticaret yollarının kapanması ve büyük imparatorlukların çökmesiyle de Afrika’daki sefalet, halkı umutsuzluğa düşürdü.

Yalnız daha güçlüler daha zayıfları satmakla kalmıyor, aile ilişkileri de bununla beraber kendiliğinden çözülüyordu. Anne ve babalar değersiz eşya gibi çocuklarını, çocuklar da ana babalarını Portekizlilere satmaya koyuldular. Portekizliler de bu köleleri koyunlar gibi kızgın demirle damgaladılar.

Ordular; yağmalayarak, ırza geçerek, işkence ederek bu talihsiz kıtayı baştan başa eziyorlardı. Sonunda birçok köy boşaldı, şehirlerin halkları ya toptan yok edildi ya da dağıtıldı. Sefalet, cahillik, yozlaşma baş döndürücü bir hızla arttı, yamyamlık söylentileri çeşitli yerlerde duyuldu.

Üç buçuk yüzyıl boyunca Afrika’dan milyonlarca zenci taşındı. Bu miktara yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır.

Öte yandan, köle ticareti yapanlar özellikle en sağlam, en güçlü, en sağlıklı kişileri aradılar. Ve Afrika en yaratıcı, en gerekli, en genç nesilden yoksun bırakıldı.

 


 

Köle ticareti Afrika’yı karanlıklara gömdü; insanları ilkel hayata zorlayıp, ormanlarda ya da çöllerde yaşamaya sürükledi.

Kıtanın bazı bölgeleri bu gerilemeyi yaşamadı; ama buraların insanları kanlı bir baskının altına girdi ve muhtemel saldırganlara saldırarak hayatta kalmaya çalıştı.

Örneğin; Kongo

Portekizli kâşif Diogo Cão, Atlantik Okyanusu boyunca yol alarak Kongo Nehri ağzına ulaştı. Kongo Krallığı’nın önde gelen isimlerinden bir grubu alarak Portekiz’e döndü. Bu gelenler; bir süre sonra Avrupalı askerler, din adamları ve tüketim mallarıyla birlikte Kongo’ya döndü.

Bu ilk temas, iki ülke arasındaki sıkı ilişkinin başlangıcı olacaktı. Kongo; Portekiz’e köle ve fildişi yolluyor, karşılığında lüks tüketim malları ve silah alıyordu. Kongo tam anlamıyla bir köle toplama merkezine dönüşmüş, komşu topraklara yeni kölelerin yakalanması amacıyla seferler düzenlemeye başlamıştı.

Bu akınlar sonucunda, bölgeler arasında etkisini günümüzde de sürdürecek olan etnik gerginlikler patlak verdi. Kongo’daki elinden iş gelen tüm insanlar Avrupa’ya nakledildi. Böylelikle Kongo’nun kendisi çökerken, tüm ekonomi kölelik sanayii etrafında yeniden şekillendi. Afrikalı zayıflarken, Portekiz üzerinden beyaz adama bağımlılığı arttı.

 


 

Atlantik Köle Ticareti; Afrika, Avrupa ve Amerika arasındaki hayali bir üçgen üzerinde işledi.

Gemiler köleleri Afrika’dan alıp, Amerika Kıtası’na getiriyor oradan alınan ürünler yine gemilere doldurulup Avrupa’ya gönderiliyordu. Sonra Avrupa’da imal edilen ürünleri satmak üzere gemiler tekrar Afrika’ya götürülerek üçgen tamamlanıyordu.

Buna göre; Karayiplerden şeker, şeker kamışı ve kahve gibi ürünler İngiltere’ye taşınırken, Amerika’daki kolonilerden pirinç, çivit, pamuk, tütün, kürk, kereste ve rom Avrupa’ya getiriliyordu. İngiltere’den ise Afrika’ya giysi, silah, barut, demir, bira gibi ürünler taşınıyor, karşılığında köleler alınıyordu.

 

 

Silah ve tekstil gibi ticari mallar Avrupa’dan Afrika’ya yollandı ve kölelere karşı takas edildi. Bu köleler gemilere doldurularak, Kuzey ve Güney Amerika’daki tarlalara çalıştırılmak üzere gönderildi. Bu tarlalarda, Avrupa’nın üretim için ihtiyaç duyduğu hammaddeler yetiştiriliyordu.

Bu ticaret üçgenine o kadar çok kişi yatırım yapmıştır ki, Avrupalı siyasetçilerin sistemi kaldırmak şöyle dursun, eleştirmesi bile güç hale gelmiştir.

Ticaret üçgeni bazılarına servet kazandırırken, bazılarını sefalete sürükledi. Elde edilen kârlar Avrupa ekonomilerinin gelişimini hızlandırsa da milyonlarca Afrikalıyı yerinden yurdundan etmişti.

Kölelerin büyük bir kısmı Karayipler’e ve Brezilya’ya yollandı. Bu taşımacılığın mirası günümüze kadar gelecek; Brezilya, Afrika’dan sonraki Afrika kökenli en büyük nüfusa ev sahipliği yapacak, ABD’de onun ardından ikinci sıraya yerleşecekti.

 


 

İlk köle nakliyatından 40 yıl sonra Portekizliler; mahallî yerli şefleriyle kurdukları ilişkiler sonucu, Gine kıyılarındaki ilk ticaret üssünü kurmayı başardılar. Buraya yıllardır altın madenciliği yapılan bölgeye yakın olmasından dolayı, Elmina (Potekizcede maden) adı verildi.

Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi, Portekiz yerleşkeleri birbiri ardına çoğalmaya başladı. Her ne kadar başlangıçta altın ve diğer malların ticareti için kurulmuş olsa da kısa zamanda Avrupalılar tarafından, köle ticaretinin merkezlerinden birine dönüştürülecekti.

Tepeden tırnağa silahlandırılmış bu ticaret merkezi, önce Portekiz ve ardından da zamanla Hollanda ve İngiliz gemilerine güvenli bir liman hizmeti verecekti.

 


 

1619’a gelindiğinde, yani Portekizlilerin Afrika kıyılarında ticarete başlamasından 150 yıl kadar sonra, Avrupa gemileri neredeyse 1 milyon Afrikalıyı Amerika’ya nakletmişti.

Bu sürecin sonunda ise Avrupalılar, 54 bin sefer yapmış ve en az 10-12 milyon Afrikalıyı köle olarak Amerika’ya taşımıştı!

 


 

1660’ta İngiltere’de “Kraliyet Afrika Şirketi” kurulmuştu. Kral tarafından imzalanan tüzük, şirkete bağlı gemilere Batı Afrika kıyısında ticaret yapma izni veriyordu. Ayrıca bu tüzük, orada elde edilen kârın yarısının İngiliz Kraliyetine verilmesi karşılığında; üyelerinin üstler kurmasına da izin veriyordu. (Aslında kısaca; kâr, şirket ve kral arasında yarı yarıya paylaşılıyordu.)

Şirket, köle ticaretini geliştirmek için Batı Afrikalı liderlerle iş birliği yaparak, binlerce Afrikalıyı kölelik hayatına göndermiştir. Bristol, Londra, Liverpool gibi kentler 18. yüzyıldaki zenginleşmelerini köleciliğe borçludur.

Edward Colston, Bristol’un en önde gelen hayırseverlerinden biriydi. Sadece Bristol değil, Londra, Surrey, Devonshire ve Lancashire gibi yerlerde imarethaneler, okullar ve hayır cemiyetleri kurmuş, büyük bağışlarda bulunmuştu. Onun anısına dikilen anıtında “Bu büyük ve dindar hayırsever, daha başka pek çok hayır işine de imza atmasıyla tanınmıştır. Ve gizlice yaptığı işlerin ise açıktan yaptığı şeylerden daha önemsiz olmadığına inanılmaktadır.” diye yazmaktadır.

Edward Colston’ın gizlilik içinde yaptığı neydi? O büyük serveti nasıl yapmış ve nasıl büyük bir hayırsever haline gelmişti? Aslında Colston’un yaşadığı dönemde bir sır değildi, fakat sonraki yüzyıllarda çok az kişi bu soruları soracak ve de zamanla unutulacaktı.

Colston’un, Batı Hint Adaları’nda büyük şeker plantasyonları vardı ve sahip olduğu büyük servet “Atlantik Köle Ticareti” ile toplanmıştı. Edward Colston, köle ticaretini Bristol’e getirme konusunda pek çok kişiden daha fazla çaba göstermişti.

Yine Liverpool’da üç kez belediye başkanlığı yapan Foster Cunliffe için dikilen bir anıt bulunmaktadır. Cunliffe anıtında “zekâsı, dürüstlüğü ve gayretiyle hem kendisine hem de ülkesine servet ve itibar kazandıran bir tüccar ve muhakeme yeteneği, doğruluk ve tarafsızlıkla hareket eden bir hâkim. Dinine bağlı ve örnek bir Hıristiyan” olarak tasvir edilmektedir. Foster Cunliffe nasıl da bu kadar varlıklı bir hale gelmişti? Servetinin kaynağı neydi?

İşte iki ünlü “hayırseverin” servetinin kaynağı: Evlerinden zorla koparılmış, zincirlere vurulmuş, ömürlerinin geri kalanını köle olarak geçirecek olan Afrikalılar…

 


 

Plantasyon sahipleri, işleri ile dinlerini bağdaştırmada hiç de sorun yaşamadılar. Çoğu düzenli olarak kiliseye giden dindar kişilerdi ve toplumun saygın üyeleriydiler. Afrikalıları evlerinden kopartıp köle yaparak kazandıkları on binlerce sterlinden birkaç yüzünü kiliseye bağışlıyorlardı. Yazışmalarında sıklıkla “Tanrı’nın yardımıyla gönderilen” tutsaklar ve “Tanrı gemiyi istediği limana güven içinde gönderdi.” gibi cümleler kuruyorlardı.

Kölelere yardım için tıbbi hizmete para harcamakla övünüyorlardı, ama hizmetler sadece hasta köleyi yeniden çalışabilir hale getirme şansı varsa veriliyordu. Bristol’dan plantasyon sahibi John Pinney şu açıklamayı yapmıştı:

“Zencilere doktor çağırmaktan mümkün olduğunca uzak durun. Muayene için o kadar fahiş fiyatlar istiyorlar ki bir işletmenin bunları karşılayabilmesi mümkün değil. İyi bakım ve iyi beslenme hasta zencileri tedavi etmenin tek yöntemidir. Ben kendi uygulamamda son derece başarılı oldum ve hiç kuşkusuz siz de öyle olacaksınız.”

Pinney bir başka açıklamasında ise:

“Fakat hiç şüphesiz, Tanrı onları sizin kullanmanız ve bize yararları dokunması için nasip etti. Aksi takdirde Takdiri İlahi, özel bir işaret ya da simgeyle kendini belli ederdi.” (Demek ki köleler arasında sıkça görülen intihar vakaları bir işaret olarak görülmemiş.)

 


 

1672’de Kral’dan alınan yeni imtiyazla şirket, “New Royal African Company” adıyla tekrar ortaya çıkmış ve yeniden yapılandırılmıştı. Yeni tüzük şirkete; Batı Afrika’da altın, gümüş ve köle ticaretini yürütmek üzere kale, fabrika ve kendi ordusunu kurma izni ile sıkı bir yönetim oluşturmak hakkı da dâhil eskisinden çok daha fazla yetkiler veriyordu.

Kölelerin göğüslerinde şirketin baş harflerinden oluşan “RAC” damgası vardı. Şirket, 1731’e kadar köle satın almaya ve taşımaya devam etti, 1752’de şirket dağıldı.

 


 

Afrikalılar, İngiltere başsavcısının 1677’de teyit ettiği görüşe göre mala dönüşmüştü: “Zenciler eşya ve mal sayılmalıdır.”

Köle düzeni ne yazık ki şiddete dayanıyordu. Köleleri çalıştırmak ile hayata tutmak arasında, köle sahiplerinin izleyeceği çok ince bir çizgi bulunuyordu. Sistem içinde kırbacın önemli bir yeri vardı ve kırbaçlamanın yanı sıra daha ağır cezalar uygulanıyordu. Hukuk sistemi köle sahiplerini destekliyor, onlara hareket özgürlüğü tanıyordu.

İngiliz sömürgelerinde bir köleyi öldürmek suç değildi, çünkü hiçbir köle sahibinin kendine ait bir malı keyfi olarak yok edeceği varsayılmıyordu.

İsyan etmenin cezası eklemlerin her birini çivilemek, çok yavaş ve acı verici bir ölüm olması için önce elleri ve ayakları, sonra da eklemleri yakmaktı. Daha küçük “suçların” cezası hadım etmek, bir ayağın yarısını balta ile kesmek ve kırbaçlandıktan sonra deriye karabiber, tuz basmaktı.

Bu acımasız cezalar, köle sahipleri tarafından güvenlik sebebiyle gerekli görülüyordu. Çünkü bazı yerlerde köle sayısı, beyaz nüfustan fazlaydı. Mesela Karayip Adaları’nda yaşayan her beş kişiden dördü köleydi ki bu dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir orandı.

 

 


 

1685’te Fransa Kralı XIV. Louis koloniler için bir kararname çıkardı. (Code Noir) Kendi bölgeleri olan Antiller’den, Hıristiyanların “aleni düşmanları” oldukları için bütün Yahudiler kovulacaktı. Ayrıca bu kararnameye göre, sahipleri gerek duyduğunda köleyi zincirleme, kayışla vurma, sopayla dövme hakkına sahipti.

Yenilen dayaktan, yapılan işkenceden kölenin kaçmaya da hakkı yoktu. Kaçan kölelere de ağır bir yaptırım uygulanıyordu. Üç kez kaçmaya teşebbüs eden köle, ölüm cezasına çarptırılıyordu. Ayrıca kölelerin kaçışına yardımcı olanlara da ciddi para cezaları uygulanacaktı. Ve aynı zamanda bu kararname kölelerin din seçimini de belirliyordu; köleler vaftiz edilecek ve Katoliklikle tanıştırılacaklardı.

Kanuna; köleler için bazı koruyucu maddeler ilave edilmişti, ancak bu maddelere zorunlu olarak uyulmasını sağlayacak bir düzen getirilmemişti.

 

 


 

2020-08-25T20:15:42+03:0027 Ağustos 2019|Olaylar|Atlantik Köle Ticareti için yorumlar kapalı