Adolf Hitler

//Adolf Hitler

Adolf Hitler

Yalnız o korkunç savaşın son günlerinde zehirli gaz bana gizlice saldırdığı ve gözlerimi tahrip etmeye başladığı anda kör olmak tehlikesi karşısında bir an ümitsizliğe kapıldım. İşte o sırada vicdanımdan kopup gelen bir ses ile sanki yıldırım çarpmış gibi kendime geldim. “Senden çok daha bedbaht ve feci durumda olan binlerce kişi varken miskin miskin yakınıp ağlayacak mısın?..”

“…Yalnız şimdi vatanımın uğradığı felaket karşısında bütün şahsi acılarımın ortadan kalktığını görüyordum.

Demek bunca fedakarlıklar ve mahrumiyetler boşunaymış. Bitip tükenmek bilmeyen aylar boyunca, açlıktan duyulan acılar manasızmış. Ölümün nefesini ensemizde duyduğumuz halde, görevimizi yapmaktan bir an geri kalmamamızın hiçbir değeri yokmuş. Savaşta can veren iki milyon insanın hayatlarını feda etmeleri faydasızmış…

…1914 yılının Ağustos ve Eylül’ünde askerler bugünkü sonuç için mi ölmüşlerdi? Aynı yılın sonbaharında gönüllü adaylar, bunun için mi genç arkadaşlarının arkalarından gitmişlerdi? On yedi yaşındaki delikanlılar, bugünler için mi Flandres topraklarında yere devrilmişlerdi?

Alman analarının, sonsuz bir sevgi ile bağrına bastığı evladını bir daha görmemek üzere, üzüntülü bir kalple cepheye yollarken, vatan için yaptığı fedakarlığın gayesi bu muydu? Bütün bu fedakarlıklar birkaç caninin, memleketi avuçları içine alması için mi yapılmıştı?

Demek uykusuz geçen gecelerden, sonu gelmeyen yürümelerden bitkin hale gelen askerlerimiz, güneşin kızgın ateşi ve kar fırtınalarının ayazı altında bu caniler için savaşmıştı!

…Ya memleket ne alemde idi? Göze alınacak yegâne fedakârlık bu kadar mıydı? Almanya daha az mı saygıya layık görülecekti? Kendi tarihimize karşı görevlerimiz yok muydu? Bu olay gelecek nesillere nasıl haklı gösterilecekti? Sefiller, alçaklar, caniler, ahlaksızlar!

…Marksist hareketin şeflerine elini uzatan ilk Alman İmparatoru olmuştu. Bu kepaze herifler, bir elleri ile imparatorun elini tutarlarken, diğer elleri ile de hançer arıyorlardı.

Şu unutulmamalı ki, Yahudi ile uzlaşma yapılamaz. Ancak onunla karar verilebilir. O da ya hep ya hiç!

Onlar Yahudilerle anlaşmaya uğraşsınlar, bana gelince, ben siyasî hayata atılmaya karar veriyordum.”

Bu sözler 2. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri miydi?

 


 

Savaş sonrası o dönemdeki Alman milliyetçileri, Almanya’nın aslında 1. Dünya Savaşı’nda yenilmediğini, orduları iyi durumda olmasına rağmen; ülke içindeki komünistlerin, liberallerin ve Yahudilerin pasifist yaklaşımları, ayaklanmaları ve kamuoyundaki ağırlıklarıyla Almanya’yı silah bırakmaya zorladıklarını savunurlar. (Pasifizm; çıkar sağlama amacıyla savaşa ve şiddete karşı olmak.)

Onlara göre, imzalanan Versay Antlaşması’nın Almanya’ya getirdiği ekonomik yıkımı, sefaleti ve utancı bu kesimler yaşatmıştı.

 


 

Savaş bittikten sonra yalnızca Hitler değil, savaştan dönen tüm askerler bunalıma girmişti. Cepheden dönen askerler kendilerini büyük bir kıtlığın ortasında bulmuşlardı. Ülke perişan haldeydi.

Münih’te ise durum çok daha kötüydü. Hastaneden çıkan Hitler, başka askerlerle birlikte depo taburunda çalışmaya başladı. Cepheden gelen, en tehlikeli bölgelerde savaşmış askerlerin yeterince saygı görmemesi, takdir edilmemesi, cephede fazla kalmamış talim subaylarının kötü muameleleri sinirlerini bozmuştu. Ayrıca;

“…Resmi daireler Yahudilerle dolmuş taşmıştı. Memurların hemen hepsi Yahudi’ydi. Sözüm ona seçkin ırktan olan asker kaçaklarının çokluğuna şaşırıyordum. Bu durum, iktisadi durumdan çok daha kötüydü.

Yahudiler, gerçekten gerekli kişi kesilmişlerdi. Bu örümcekler Alman milletinin kanını yavaş yavaş emmeğe başlamışlardı.” “…Bu adi heriflerin hiçbiri cephede bulunmamıştı. Bir zührevi hastalıklar hastanesi vasıtasıyla savaştan uzak yerlere gönderilmişlerdi…”

 


 

Savaş sonrası Hitler, kış ayını Traunstein’ deki bir esir kampında gardiyanlık yaparak geçirdi ve ilkbaharda Münih’e geri döndü.

Kısa bir süre Sovyet rejimi yaşanan Münih’te, bu dönemin sorumlularını incelemek üzere, 2. Piyade Alayı tarafından bir tahkikat komisyonu kurulmuştu. Hitler’e de bu komisyona bağlı olarak bilgi toplama vazifesi verilmişti. Daha sonra kendisine Münih alayında eğitim subaylığı görevi verilmiştir.

 


 

Savaştan sonraki dönemde Almanya adeta lime lime olmuştu. İmparator tahttan çekilmiş, Sosyalist Hükümet başa gelmişti. Okullar dağıtılmış, anarşi baş göstermişti. Enflasyon patlamıştı ve bir ülkenin başına gelebilecek her türlü felaket sanki Almanya’nın üzerine yağıyordu.

 


 

Hitler, 1919’un Eylül ayında ordu siyasi şubesi tarafından, yeni kurulan Alman İşçi Partisi’ni incelemek üzere görev aldı. Partinin Münih’ deki toplantısına giden Hitler, olup bitenleri öğrenmek için gittiği partinin ilk üyelerinden biri oldu.

Toplantıdan sonra Hitler, Alman İşçi Partisi’ne kabul edildiğini bildiren bir kart aldı. Aslında kendi partisini kurmak isteyen Hitler, bu teklifi kabul etmiş ve partiye yedinci üye olarak katılmıştır.

“Birkaç hafta sonra bir kartpostal aldım. Hayretler içinde, Alman İşçi Partisi’ne kaydolduğum haberini öğreniyordum…Bu şekilde üye kazanmak usulüne çok şaştım. Kızmak mı, yoksa gülmek mi lazımdı, bilemiyordum. Mevcut bir partiye girmeye niyetim yoktu. Kendim bir parti kurmak ve o partinin lideri olmak istiyordum…çağrılan günde toplantıya gitmeye karar verdim.”

 


 

Adolf Hitler, parti içindeki ateşli konuşmaları ve dinleyenleri büyüleyen hitabet yeteneğiyle gittikçe sivrildi ve liderliği ele geçirdi. 29 Temmuz 1921’de NSDAP’ın lideri oldu. (Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi-kısaca Nazi Partisi)

 


 

Parti yirmi beş maddelik bir program hazırlamıştı. Bu programın ilk maddesi Versay Anlaşması tarafından dayatılan aşağılayıcı şartlardan kurtulmaktı. Diğer bazı maddeler ise yalnızca Alman kanı taşıyanlara Alman vatandaşlığı verilmesi, sermayenin devletleştirilmesi, ülkedeki yabancıların budanması (başta Yahudiler) gibi hedefleri olan maddelerden oluşuyordu.

Tüm bu hedefler halk arasında büyük etki ve sempati yaratmaya başlamıştı. Parti bu görüşlerini basın organlarıyla güçlendiriyor, yükselişe geçiyordu.

Hitler’in bu davasında, kendisine yoldaş olacak Josef Goebbels gibi isimler de etrafında toplanmaya başlamıştı. Goebbels, partinin gazetesinde Hitler’in ateşli konuşmalarını çok etkili bir şekilde yazıya döküyor, halkı coşturuyordu.

 


 

Fransızlar savaş tazminatında ısrarcıydı. Normalde ödemeler Almanya’nın başta kömür olmak üzere sanayi üretiminin belli bir yüzdesi olarak yapılıyordu. Fakat Almanya kendi yoksullarını ve işsizlerini beslemekte sıkıntı yaşıyordu, bu yüzden 1923’te Cumhurbaşkanı Friedrich Ebert Fransızlardan biraz mola istedi.

Fransızlar “Demek antlaşma yükümlülüklerinizi yerine getirmiyorsunuz, öyle mi?” minvalinde hemen Fransız Ordusu’nu, Belçikalılarla beraber Alman sanayi bölgesi Ruhr’u kontrol altına almak üzere gönderdiler. (Ruhr İşgali)

Almanlar, Fransızların bu eylemiyle öfkeye kapılmışlardı. Bölgede şiddetli protestolar yapılmış, genel grevleri başlatarak ve sabotajlar düzenleyerek bu pasif direnişi daha sonra silahlı direniş haline getirmişlerdi.

Fransızlar onları tekrar çalışmaya zorladılar, böylece Ruhr Bölgesini kendileri işletecek ve elde ettiği geliri de tazminattan düşeceklerdi. Daha sonra “Dawes Planı” ile Almanya’nın tazminat borcu taksitlere bölündü ve işgal 1925 yılında sona erdi. Aslında Ruhr’un işgali, İngiltere’ye göre Versay Antlaşması’na aykırıydı.

 


 

8-9 Kasım 1923’te Hitler, Bavyera Hükümeti’ni devirmek amacıyla başarısız bir darbe gerçekleştirdi ve bu eylem nedeniyle yargılandı. Bu darbe başarısız olmuş, fakat Adolf Hitler ismi tüm ülkede duyulmuştu. (Birahane Darbesi)

Hitler, mahkeme sonucunda beş yıl hapis cezası almasına rağmen, dokuz ay hapis yattı, Aralık 1924’de serbest kaldı. Hapiste kaldığı süre içinde “Kavgam” (Mein Kampf) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı.

Kitabın amacı gayet netti; Versay Antlaşmasından kurtulmak, Avrupa’da Almanya’ya “yaşam sahası” (Lebensraum) olabilecek bereketli toprakların olduğu yerlerin ele geçirilmesi ve Yahudilerden kurtularak süper güç olabilmekti.

 


 

Hapisten çıktıktan sonra Hitler tekrar partinin başına geçti. 1929’daki dünya ekonomik krizinin (Büyük Buhran) etkileri Almanya’ya ulaşmıştı. Amerika’da başlayan ekonomik krizle, borsa çökmüştü. Bonoya ve hisse senedine yatırım yapanlar her şeyini kaybetmişti. Zenginler bir gecede fakirleşti. Bankalar battı, şirketler iflas etti, fabrikalar ve mağazalar kapandı. İş bulmak artık mucizeydi.

1. Dünya Savaşı’ndan sonra Alman ekonomisi de Amerika’dan alınan borçlar, ticaret ve kredi notları üzerine inşa edilmişti. Tıpkı diğer ülkelerin olduğu gibi, Almanya’nın da kaderi Amerika’ya bağlıydı.

 


 

Dünya ticareti çökünce, Alman ekonomisi de çöktü. Artık milyonlarca Alman işsiz kalmıştı. İnsanlar borçlarını ödeyebilmek için evlerini, eşyalarını satıyorlardı. Savaş sonrası ordunun yenilgisi, işsizlik, enflasyon her şey üst üste gelmişti.

Alman parası artık her saat değer kaybediyordu. Almanlar bu durumda yapılabilecek en kötü şeyi yaptılar; daha fazla parayı daha büyük banknotlar halinde bastılar. Durum gerçekten saçma bir hal aldı, neredeyse bir bavul parayla bir fincan kahve satın alabilirdiniz. Ülke sanki çıldırmıştı.

Alman partileri çaresizdi. Sadece iki partinin insanlara söyleyeceği şeyler vardı. Biri kapitalizmin yıkılacağını yıllardır söyleyen Komünist Partisi, diğeri de Nazi Partisi.

 


 

Kapana kısılmışlık duygusu Almanların Hitler’e yönelmesini sağlamıştı. Halk artık bir çıkış yolu arıyordu. Hitler yorulmak bilmiyor, şehirden şehire günde en az üç konuşma yapıyordu.

Dev kalabalıklara; 1. Dünya Savaşı’ndaki yenilgilerinin sorumlularının eski politikacılar olduğunu söylüyor, Yahudi bankerleri ve tefecileri hain olmakla suçluyordu.

Alman Ordusu’nun yeniden şahlanma zamanının geldiğini anlatıyor, Alman medeniyetinin, ari ırkın üstünlüğünü ilan ediyor, ülkenin yeniden şahlanışında herkesin işe ve refaha kavuşacağının sözünü veriyordu.

Bu sebeple oyları artan parti 1930 yılında, yüzde 18 oy ile ikinci büyük parti oldu. Bir zamanlar Alman Parlamentosu’nda sadece on iki sandalyesi olan parti, yüzün üzerinde sandalye kazanmıştı!

 


 

1932’de altı milyon Alman işsizdi. Diğer partiler zayıf ve acizdi. Komutanlar Hitler’e güveniyor, Almanya’nın ordusunu tekrar inşa etme sözünü takdir ediyorlardı. Sanayi ve iş dünyasının önde gelenleri, yeni askeri kuvvetlerin tekrar inşa edilmesinde sanayiye ve fabrikalara ihtiyaç duyulacağını düşünüyorlardı. Alt ve orta sınıfa göreyse Hitler, yeni bir iş imkânı demekti.

 


 

Hitler ve Ernst Röhm’un kurmuş olduğu, giydikleri üniformanın renginden dolayı “Kahverengi Gömlekliler” (Sturmabteilung) diye anılan milis kuvvetlerinin sayıları yarım milyonu bulmuş, bir ordu haline gelmişti.

 


 

Hitler, 1932 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde özel fotoğraflar çektiriyor, yapacağı konuşmaları saatlerce çalışıyordu. Sesinin hipnotize edici olduğu konusunda, pek çok yazar ve araştırmacı hâlâ aynı fikirde.

Hitabet konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahip olan Hitler ve daha sonraları Propaganda Bakanlığı’na getirilecek olan Joseph Goebbels, seçimler öncesinde kitleleri coşturdukça coşturuyordu.

Adolf Hitler, seçimler için çıktığı kampanya gezilerinde uçak kullanarak bir çığır açıyor, mitingden mitinge koşturuyordu. Ne kadar çok insana seslenirse, Nazi Partisi’ni o kadar çok yayacağının farkındaydı. Geleceğe dair hiçbir umudu kalmayan kalabalıklar, kendilerine “ulusal diriliş” vadeden bu sese kulak vermeye başlamışlardı.

 

 

KİTLELERİ COŞTUKÇA COŞTURUYORDU

 


 

İçişleri Bakanı’nın 1932 yılında Hitler’i Berlin’deki Brunswick temsilciliğine ataşe tayin etmesiyle, Hitler otomatik olarak Alman vatandaşı oldu. Böylece Hitler, Almanya Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koymaya hak kazanmıştı. 1932’deki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılan Hitler, çok az bir farkla ikinci oldu ve Cumhurbaşkanlığını Hinderburg’a kaptırdı.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası hiçbir parti parlamentoda çoğunluğu sağlayamamış, ancak yüzde 37’lik oy oranıyla Naziler sandalyelerin çoğunu almıştı.

 


 

Komünistlerin genel grev ilan edeceği, ülkede komünist devrim olacağı söylentileri yaygınlaşmıştı. Ülkede bir kriz ve iç savaş çıkmasından endişelenen Cumhurbaşkanı Paul von Hinderburg, Hitler’i şansölye (başbakan) olarak atadı. Fakat hükümeti kuramayan Hitler, partiyi tekrar genel seçimlere götürdü. (Katolik Merkez Partisi koalisyona yanaşmamıştı.)

 


 

5 Mart 1933 günü yapılan seçimlerde Hitler oyların yüzde 44’ünü almıştı. Bu oy çoğunluğunun Reichstag (Alman Parlamento Binası) yangınının bahanesiyle Hitler’in Hindenburg’a imzalattığı, diğer partilerin seçim propagandalarının durdurulması kararı etkili olmuştu. (Nazi Partisi ve milliyetçiler hariç) Çıkan yangından komünistler sorumlu tutulmuştu.

Seçimin ardından parlamento bir kanun çıkarmış, bu kanunla Reichstag’ın bütün yetkilerini dört yıl süreyle kabineye devrettirmiş ve çalışmalarına bir süre için ara verdirmiştir. Bu kanunun çıkabilmesi için 3’te 2’lik bir oy oranı gerekiyordu, ancak yüzde 44 oy buna yetmemişti.

Fakat o gün meclis 81 milletvekili eksikti. (Bazıları tutukluydu.) Parlamento binası Sturmabteilung (Kahverengi Gömlekliler) tarafından kuşatılmış, komünistler içeriye alınmamıştı. Bütün bunların üzerine yüzde 44 oy oranı 3’te 2’ye tekabül ederek kanun çıkmıştı.

 


 

23 Mart 1933’deki parlamento oturumunda “Halkta ve İmparatorlukta Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Yasa” tasarısı kabul edildi. Böylece Almanya’daki parlamenter sistem sona erdi. Artık parlamento üyelerini seçme görevi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne aitti. Hitler hem yasamayı hem de yürütmeyi eline almıştı.

Hitler, 23 Mart 1933’den itibaren Alman İmparatorluğu’nun artık tek lideriydi.

 


 

1933 yılında Yahudilerin hakları azaltılmaya başlandı, önemli mevkilerden uzaklaştırıldılar. 1 Nisan 1933’te Yahudi işyerlerine ve dükkânlarına toplu boykot uygulaması başladı.

2020-08-25T20:18:46+03:0025 Haziran 2019|Kişiler|Adolf Hitler için yorumlar kapalı