Adolf Hitler

//Adolf Hitler

Adolf Hitler

 

Adolf Hitler (20 Nisan 1889 Braunau am Inn – 30 Nisan 1945 Berlin) Avusturya asıllı Alman politikacı, siyasi lider ve devlet adamıdır.

Bir gümrük memuru olan Alois Hitler (1837-1903) ve Klara Pölzl’ün (1860-1907) altı çocuğundan dördüncüsüdür. Çocukluğu zorluklarla geçmiş, küçük yaşta babasını felç sonucu kaybetmişti.

 


 

Ailesi ile ilgili olarak “Kavgam” kitabında şunları söylemişti: “Babam görevine bağlı bir memurdu. Annem ev kadını idi. Ev işleri ile meşgul olurdu. Annem ve babam çocuklarının üstüne şefkatle titrerlerdi. Hayatımın bu bölümleri bende çok az iz bırakmıştır…”

 


 

Avusturya’nın Braunau am Inn kasabasında ilkokul eğitimine başlayan Adolf, babasının çıkan tayinleri nedeniyle ilkokul eğitimini farklı okullarda aldı. Adolf, başarılı bir öğrenciydi.

Ortaokul eğitimini Linz’de tamamlayan Hitler, bu dönemde ressamlığa ilgi duymuş, çizimlerine derslerinden daha fazla vakit ayırmıştı. Bu nedenle lise döneminde pek başarılı olamayan Hitler, “Kavgam” isimli kitabında lisedeki öğretmenlerini sert bir şekilde eleştirmiş, sadece tarih öğretmenini çok sevdiğini belirtmişti.

Hitler “Kavgam” da “En çok tarih ve coğrafya derslerinde başarı gösteriyordum. İşte bu sıralarda milliyetçi oldum ve tarihin gerçek anlamını anlamayı, idrak etmeyi ve bu konuya nüfuz edebilmeyi öğrendim. Zevklerim beni babamın hayatına benzer bir hayata itmiyordu.” der.

 


 

Ressam olmak isteyen Hitler, babası için de şunları söylemişti; “Onun tek düşüncesi beni memur yapmaktı. Bundan uzak durduğumu gördüğü ve tam olarak anladığı zaman ilk defa bana ne olmak istediğimi sordu. Ben kararımı çok önce vermiştim. Derhal şu cevabı verdim: “Ressam” … “Ressam mı olmak? Hayır…Hayır…Asla! diyordu. Fakat kendisi ne kadar inatçı ise, onun oğlu da yani ben de o kadar inatçı idim. İnatçılık babadan oğula geçmişti…”

“…Babam daha ben on üç yaşındayken ansızın vefat etti. Bir felç darbesi, babamı en güçlü döneminde iken yere vurdu. O dünyadaki hayatını acı çekmeden sona erdirdi. Fakat bizi büyük bir üzüntünün içine attı.

Babamın en büyük isteği oğlunu, kendisinin ilk günlerinde çektiği yokluklardan kurtarmak için bana meslek sahibi olmamda yardım etmekti. Bu isteğini gerçekleştiremedi. Fakat bilinçsiz bir biçimde benim içime, ikimizin de aklımızdan geçirmediğimiz bir geleceğin tohumlarını ekmişti.”

 


 

Babası öldükten sonra ailesine bakabilmek için inşaatlarda çalışmak zorunda kalan Hitler, liseye devam edemedi. On sekiz yaşında annesini göğüs kanserinden kaybetti.

“Annem, uzun süre ve çok acı veren bir hastalığın esiri olmuştu. Daha baştan bir kurtuluş ümidi kalmamıştı. Bu darbe beni çok etkiledi. Babama saygı ile bağlanmıştım, annemi ise sevmiştim.

Hayatın gerçekleri çabuk karar vermeye zorladı. Ailemin esasen zayıf olan geçinme kaynakları, annemin hastalığı dolayısıyla hemen hemen kurumuştu, ilana bağlanan yetim aylığı geçinmeme yetmiyordu. Ne şekilde olursa olsun, ekmeğimi kendim kazanmak zorunda idim.

Bir çanta dolusu elbise ve çamaşırla Viyana’nın yolunu tuttum, içimde sarsılmaz bir irade vardı. Babam elli yıl önce kaderini zorlamayı başardı, ben de babam gibi yapacaktım. Ama ben “adam” olacaktım memur değil.”

 


 

1907 yılında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne başvurdu fakat ressamlığa yeterli olmadığı gerekçesiyle kabul edilmedi. 1908 yılında bir kez daha başvurmuş ve ikinci kez reddedilmiştir.

“Viyana başkaları için neşe kaynağı olurken benim içinse hayatımın en hüzünlü anlarına, kaygı ve üzüntülü beş yılıma sahne oldu. Bugün bile Viyana’nın adı bana sıkıntı veren beş yılın acılarından başka bir şeyi hatırlatmaz.

Viyana’daki bu beş yıl içinde boyacılık, amelelik yaptım. Az kazanç devamlı açlığımı bir türlü doyurmuyordu. Açlık, benimle her paylaşan bir dost gibi idi. Bunda aldığım her kitabın payı büyüktü.

…Bu insafsız dostumla devamlı mücadele ediyordum …aç kalmama sebep olan operaya gidişlerimin dışında sayıları gün geçtikçe artan kitaplardan başka bir eğlencem yoktu.

Çok, pek çok okuyordum, işim bittikten sonra arta kalan zamanımı sürekli olarak okumaya ve incelemeye ayırıyordum.”

 

 

 

HİTLER’İN YAĞLI BOYA TABLOLARI

 


 

Her ne kadar eğitimini yarıda bıraksa da kazandığı paranın büyük bölümünü kitaplara harcayacak kadar okumaya meraklıydı. Bu dönemde okuduğu kitaplardan çok etkilenmiş, zorluklarla geçen gençliği, Yahudilere karşı duyduğu nefretin tohumlandığı dönem olmuştu.

Ona göre Yahudiler hayatın her alanını kaplamış, onun gibi olanlara yer kalmamıştı. “Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılırsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için, tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı on üzerinden beş alamazken, Yahudi yapıtları on alıyordu.”

“Övgü dolu tiyatro sinema eleştirileri, sadece Yahudi olan yazarlar içindi. Daima Alman olan yazarlar kötüleniyordu.” diyecekti yıllar sonra.

Avrupa’da tüm ekonomiyi Yahudilerin ele geçirdiğini, misal; fabrika açan bir Yahudi’nin yalnızca Yahudileri işe aldığını görüyor, kendisi gibi olanların kendi topraklarında, kendi vatanlarında işsiz ve yoksul olmaları onu daha çok öfkelendiriyordu.

 


 

Almanların Yahudilere karşı olan nefretinin hep Hitler’le başladığı zannedilir.

Aslında Yahudilere karşı olan ırkçılık, ayırımcılık ve önyargı çok daha eskilere uzanıyordu. Ünlü Alman Protestan Lider Martin Luther (Protestanlığın kurucusu) 1542 yılında “Yahudiler ve Yalanları” (On the jews and Their Lies) isimli bir kitap yazmıştı. Bu kitapta Yahudileri imha planından bahsediyordu.

Martin Luther’in bazı sözleri şöyleydi: “…… Yahudiler kötü kokar. Hahamlar onlara hırsızlık ve soygunun günah olmadığını öğretir. Onlara yeni bir şey öğretmek ve yine eğitmek imkânsızdır. Yeryüzünde bunlardan daha canavar ruhlu ve intikam düşkünü bir toplum görülmemiştir…”

“…okullarında yaptıkları kimi kötülükleri hanelerinde de yaptıklarından, haneleri de yıkılıp ortadan kaldırılmalıdır…. Ahırın altına kapatılmalıdırlar ki, öğündükleri gibi bizim topraklarımızda efendi olmadıklarını öğrensinler…” “Sinagog ve okulları ateşe verilmelidir; yanmayacak mal varlığının üzeri toprakla örtülmelidir ki, tek bir taş ya da kalıntı görünmesin…”

“…tefecilik etmeleri yasaklanmalı ve şahsi varlıkları ellerinden alınmalıdır…. Ellerinden paralarını, altınlarını, gümüşlerini ve tüm mallarını, mülklerini alın. Çünkü Yahudilerin elde ettikleri her şey hırsızlık ve faiz yoluyla elde edilmiştir.”

Sanki dört asır öncesinin Nazi Almanyası gibi değil mi?

 

 

MARTİN LUTHER’IN “YAHUDİLER VE YALANLARI” KİTABI

 


 

Zaten Katolik kilisesi çok daha önceden, Yahudilerin Hıristiyanları öldürdüğünü ve bu yüzden onlardan nefret edilmeleri gerektiği öğretisini vaaz ediyordu.

20. yüzyılın sonunda Almanlar, dünyadaki tüm insan ırklarının üzerinde olduğunu iddia ettikleri “aryan ırkının” üyeleri olduklarına inanıyorlardı. Bu arada Yahudilerin de kendilerini “seçilmişler” olarak görmesi gibi bir durum da vardı.

Bu üstünlük tartışması doğal olarak Almanlarla Yahudileri düşman olarak karşı karşıya getirmişti.

1890 yılında ise Alman parlamento üyesi Hermann Ahlwardt “Ari ırk ve Musevilik arasındaki ümitsizlik savaşı” adlı bir makale yazdı. Makalesinde Yahudilerin yok edilmesi çağrısında bulunuyordu.

Hermann Ahlwardt, 1895 yılındaki Reichstag (Alman Parlamentosu) konuşmasında, Yahudilerin avcılar olduklarını hatta kolera basili olduklarını belirtti. Aynı konuşmasında Alman halkının iyiliği için, Yahudilerin yok edilmeleri gerektiğini söyledi.

Houston Stewart Chamberlain, Paul de Lagarde gibi ünlü Alman düşünür, yazar ve siyaset felsefecileri tarafından geliştirilen, Yahudilere yönelik ırkçı hareketler de ortaya çıktı.

Alldeutscher Verband (Germen dillerini konuşan, milliyetçi, siyasal bir hareket) grubunun lideri Heinrich Class, 1912 tarihli ünlü “Wenn ich der Kaiser war” (Eğer Kaiser ben olsaydım) kitabında Alman Yahudilerinin vatandaşlıklarının ellerinden alınması gerektiğini ve yabancı statüsü verilmesi gerektiğini yazdı.

Ayrıca Class, Yahudilerin Alman toplumundan soyutlanmaları gerektiğini, toprak sahibi olmamaları gerektiğini, bir iş sahibi olmamaları gerektiğini ya da gazetecilik, bankacılık gibi işlere sahip olmamaları gerektiği gibi, uzun uzun düşüncelerini yazmıştı.

Yine Viyana Belediye Başkanı Karl Lueger, Viyana Belediyesi’nin imkânlarıyla yaptığı yayın faaliyetleriyle, alt-orta sınıf gençliğe Yahudi düşmanlığını benimsetmişti. Karl Lueger, Hitler’in idolüydü adeta.

Ünlü Alman tarihçi Julius Langbehn “Erik elmaya dönüşmeyeceğine göre, bir Yahudi de hiçbir zaman Alman olmayacaktır, bunun için de en iyi çare Yahudilerin Almanya’dan sökülüp atılmalarıdır.” demişti.

Protestan papazı Adolf Stoecker tarafından 1878 yılında kurulan Hristiyan Sosyal İşçi Partisi ile; Yahudi düşmanlığı daha net ortaya konmuş, Yahudi karşıtı kongreler düzenlenmiş, Yahudilerin haklarının kısıtlanması için imzalar toplanmıştı.

Bu görüşler Adolf Hitler’in düşünce yapısının oluşmasında büyük rol oynamıştı kuşkusuz.

 


 

Çizdiği manzara resimlerini dükkânlara ve turistlere satarak karnını doyurmaya çalışan Hitler, geçirdiği sefalet dolu günlerin ardından 1912 yılında Münih’e geldi. Asker kaçağı olduğu gerekçesiyle Avusturya Ordusu tarafından yakalanarak geri götürülmüş, fakat fiziksel olarak yeterli olmadığı gerekçesiyle serbest bırakılmıştı.

Avusturya Ordusu’na alınmayan Hitler, Almanya’ya geri döndü. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde gönüllü olarak orduya, 16. Bavyera Piyade Alayı’na katıldı.

 


 

1. Dünya Savaşı’nda Fransa ve Belçika’daki alayında, aktif haberci olarak görev yapan Adolf Hitler, hiçbir zaman yemeklerden ve zor koşullardan şikâyet etmemişti. Üstlerine karşı itaatkardı. Oldukça cesurdu ve görevlerinden hiç kaçmıyordu.

Ayrıca anlatılanlara göre, tüm özel görevler için gönüllü olmaya hazırdı ve amirleri tarafından üstüne aldığı vazifeleri gerçekleştirmede son derece güvenilir biri olarak görülüyordu.

Görevini ve üniformasını çok seviyordu. Artık karnı aç değildi, kalacak yer aramaktan kurtulmuştu. Ordu artık onun eviydi. Annesinin ölümünden beri, ilk defa bir topluluğa dahil olmuş, bu ona gurur ve özgüven vermişti.

Ayrıca, yardımseverlerin verdiği lekeli, eski püskü giysilerden kurtulmuş, üniforma giyme ayrıcalığına erişmişti.

Hitler’in siperden çıktığında ya da bir görevden döndüğünde, botlarını ve üniformasını temizlemek için saatlerce uğraştığı, hatta bu yüzden alay konusu olduğu, onu tanıyan askerler tarafından söylenir.

 


 

Görevindeki sürati ve başarısı sebebiyle Aralık 1914’de İkinci Sınıf Demir Haç, Ağustos 1918’de Birinci Sınıf Demir Haç olmak üzere iki askeri nişan kazanmıştı. Almanya’da onbaşı rütbesine sahip olan hiçbir asker, bu kadar yüksek dereceli iki madalyayı kazanamamıştır. Sadece üst rütbeli askerlere verilebilecek bu madalyaları kazanabilen tarihteki tek onbaşı, Adolf Hitler’dir.

Mart 1917’de düşman ateşiyle bacağından yaralanmasından dolayı, aynı yıl Gazi Nişanı almıştı.

Adolf Hitler’in orduda yükselememesinin sebebini yabancı kaynaklar genellikle “liderlik özelliklerinin yeterli çerçevede olmadığı” gerekçesini yazarlar. Oysa gerçek tamamen farklıydı, Hitler Alman vatandaşı olmadığı için rütbesi yükseltilmemişti.

 


 

1. Dünya Savaşı’nda bir İngiliz asker (Henry Tandey), yaralı bir Alman askerin hayatını bağışladı. Silahını doğrultmasına rağmen yorgun, yaralı ve savunmasız bir insanı öldürmeyi doğru bulmadı ve silahını indirdi. Alman asker “Teşekkür ederim.” anlamında başını öne eğdi ve koşarak atış menzilinden çıktı.

O Alman asker 29 yaşındaki Adolf Hitler’di. Hitler 1938’de İngilizlerle yapılan görüşmelerde, Neville Chamberlain’a bu olayı anlatarak bizzat doğrulamıştır.

2. Dünya Savaşı’nda Almanlar İngilizlerle savaşırken, Henry Tandey’in İngiltere’nin Coventry Bölgesi’nde çalıştığı otomobil fabrikasını bombalayarak yerle bir etmiştir. Henry Tandey’in hayatı tarihçi David Johnson tarafından 2014 yılında kitaplaştırıldı. Tandey, 1977’de seksen altı yaşında hayatını kaybetmişti.

 


 

Hitler, 1. Dünya Savaşı’nda iki kez yaralanmıştı. Ekim 1916’da bir el bombası parçacığı tarafından yaralanmış, Ekim 1918’de bir gaz saldırısı sonucu geçici körlük yaşamıştı.

 


 

Adolf Hitler, Alman vatandaşı olmamasına rağmen üst düzey bir vatansever olmuştu. Savaşın sonunda Almanya teslim oldu; Versay Anlaşması’yla kolonilerini, topraklarının önemli bir kısmını kaybetti, Alman Ordusu küçültüldü, bütün savaş gemilerini donanmayı itilaf devletlerine teslim ettiği gibi artık denizaltı ve uçak da yapılamayacaktı.

Ayrıca Almanya’ya 226 milyar Reichmark (günümüz parasıyla 33 milyar dolardan fazla) savaş tazminatı da yüklendi. Almanya’nın Milletler Cemiyeti’ne girmesine de hiçbir zaman müsaade edilmeyecekti.

Almanlar antlaşmanın şartları karşısında donakalmışlardı. Versay Antlaşması’na “Diktat” yani dayatılmış barış adını verdiler ve intikam için yanıp tutuştular.

 


 

Almanya’nın teslim olmasıyla ve Versay Antlaşması’yla şoka uğrayan Hitler, savaşı masada kaybettiklerine inanmıştı. Bunu daha sonra “sırtından bıçaklanma” olarak açıklayacaktı.

Hitler’in Versay Antlaşması’nı ihlal edip, yok saymasını belki de şu sözleri yeterince açıklıyordu. Almanya’nın teslim olduğunu geçici körlük yaşarken, hastane de bir rahipten öğrenen Hitler “Kavgam”da şunları yazmıştı:

“…yaşlı adam zorla sözlerine devam etmeye çalışarak, artık savaşa son vermek zorunda bırakıldığımızı, böylece gelecekte vatanımızın büyük bir baskıya maruz kalacağını, çünkü savaşın kaybedildiğini ve galip gelenlerin iyi niyetlerine sığınarak ateşkesi kabul etmek gerektiğini anlatmaya başlayınca kendimi tutamaz oldum, daha fazlasını dinlemek benim için imkânsızlaştı ve birdenbire gözlerimi bir karanlık kapladı.”

“…Annemin cenazesinde bulunduğum günden bu yana hiç ağlamamıştım…Uzun savaş yıllarında, ölüm cephedeki birçok sevgili arkadaşımı alıp götürürken, bunlar için ağlamak bana adeta garip geliyordu. Çünkü dostlarım Almanya uğrunda can veriyorlardı.

2020-08-25T20:18:46+03:0025 Haziran 2019|Kişiler|Adolf Hitler için yorumlar kapalı